Dönüşüm üzerine
İnsanlar, ilişkiler ve durumlar dönüşebilir; keza dönüşmemesi de mümkün değildir. Doğada durağanlık yoktur, olamaz da. Durmadan var olan, dönüşmeden gerçekleşen herhangi bir şeye doğada rastlanmaz. İnsan doğası da bunun yegane örneklerinden biridir; insan, doğası gereği dönüşüme ve değişime mahkumdur. Ya buna direnç gösterir ya da bu durum içinde kendini gerçekleştirir. Bu duruma direnç göstermek boşuna bir çabadır; çünkü mantıksızdır. Sen direnç gösteresen de göstermesen de doğan gereği değişir, dönüşürsün. Dönüşüm önce kendinde başlar, sonra çevrende. En acısı da etrafında gelişen bu sancılı sürece tanıklık etmektir. Kendini dönüştürmek belki daha kolaydır; çünkü kendi kendini bilebilirsin, niye ve nasıl değiştiğini anlarsın. Fakat senden kaynaklanan ve senden etkilenen çevrende meydana gelen değişimlere tanıklık etmek, alışılagelmiş düzenin dışında farklı tepkiler görmek insanı başta sersemletir, bir sekteye uğratır. Çünkü onlar senin normaline ait değildir; bu yüzden yabancılaşmış ve yalnızlaşmış hissedersin. Ama bu dönüşümün sancılı evresini atlatmak, mutluluğa ulaşmanın da yegane yoludur; bu süreç atlatılmadan dönüşüm devam edemez. Şunu da bilmek gerekir ki insan yaşadığı sürece dönüşüm devam eder. Ne zaman ki insan bu dünyadan kopar, işte o zaman kendi dönüşümü biter; geriye bıraktıkları ise bu dönüşümün parçaları olarak süreci devam ettirir. Yani, insan karşı koysa da koymasa da dönüşüm vardır ve süregelen yegane şeydir. Devamlılık, özün bir parçasıdır.
Allah katında amellerin ağırlığını miktarı değil, içindeki Allah belirler.
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Devam edebilmek. Ne kadar kolay okunuyor. Ama bi o kadar zor bi eylem.. Devam etmeyi sürdürebilecek durumda olmak mesela hiç bi şey gibi görünüyordu ama çok şeymiş,her şeymiş meğer.
Osmanlı dünyasında tarikatlar sadece manevi sığınaklar değil vakıf sistemleri sayesinde kendi finansal özerklikleri olan sivil dayanışma ve eğitim ağlarıydı. VIII. Henry’nin manastırları kapatması (1536-1541) ve İkinci Mahmud’un 1826’daki Bektaşi tasfiyesi ekonomik ve siyasi egemenlik teorisi açısından benzerdir. Tarihte merkezi otoriteyi mutlaklaştırmak ve tek elde toplamak isteyen her yönetim karşısında alternatif bir sadakat hukuku ve finans kaynağı bırakmak istemez. İkinci Mahmud 1826’da sadece askeri bir reform yapmadı Bektaşi tekkelerini kapatıp mülklerini yeni kurulan Evkaf-ı Hümayun Nezaretine devrederek merkezin karşısındaki en büyük otonom ekonomik yapıyı tasfiye etti. Bu tekkeler ciddi bir mülkiyet ve toplumsal üretim ağını elinde tutuyordu. Cumhuriyet dönemindeki 1925 tekke ve zaviyelerin kapatılması kararını da bu yapısal devamlılık içinde okumak gerekiyor. Modern ulus devlet yapısının en temel karakteri egemenliğin bölünmezliği ve toplumsal alanın tek bir merkezden organize edilmesidir. Yeni idare sadece ideolojik bir modernleşme hedeflemedi aynı zamanda eğitim hukuk ve iktisat alanında devlet tekeli kurmak istedi. Tekkelerin kapatılması ve vakıf kaynaklarının devri potansiyel bir muhalefet odağının maddi tabanını tamamen kurutma stratejisinin yapısal bir sonucuydu. Yani mesele bir inanç mücadelesinin ötesinde doğrudan bir egemenlik ve kaynak yönetimi savaşıdır. Bu bilinçli sermaye transferi ve sadık bir milli burjuvazi yaratma çabası tarih yazımında İttihat ve Terakki’den tevarüs edilen "Milli İktisat" politikasının yapısal bir devamı olarak kabul edilir. Osmanlı’nın son döneminde ticaret ve sermaye büyük oranda gayrimüslimlerin elindeydi. Cumhuriyet kadrosu bağımsız bir ulus devletin ancak devlet eliyle fonlanan yerli ve rejime sadık bir sermaye
1000Kitap
Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.” (Buhârî, Rikâk, 18)
Din İslam
İsa’nın getirdiği öğreti bir devlet ya da toplum düzeni kurmaya yönelik yapısal yasalardan (şeriat) yoksun olduğu için, Hristiyanlık kurumsallaşıp büyürken kaçınılmaz olarak Eski Ahit’in (Tevrat ve Zebur) o katı, net ve toplumsal kurallarına yaslanmak zorunda kaldı. Yeni Ahit (İncil) harika bir ahlak, vicdan ve mistisizm manifestosudur; ancak bir anayasa veya ceza kanunu değildir. İçinde miras hukuku, ticaret kuralları, evlilik sözleşmeleri, ceza infazları veya vergi sistemine dair yapısal düzenlemeler yoktur. İsa, "Sezar’ın hakkını Sezar’a, Tanrı’nın hakkını Tanrı’ya verin" diyerek dünyevi hukuku zaten Roma’ya bırakmıştı. Ancak Roma İmparatorluğu çöküp kilise bizzat devletin kendisi haline geldiğinde, devlet yönetmek için "yanağını çevir" veya "düşmanını sev" ilkeleri yetersiz kaldı. Mahkemeleri işletmek, suçluları cezalandırmak ve toplumu zapturapt altına almak için Eski Ahit’in Musa’ya dayanan o sert, net ve tavizsiz kanun bloklarına ihtiyaç duyuldu. Tarihsel olarak bu durum büyük bir krizle test edildi. 2. yüzyılda Marcion adında zengin bir gemi sahibi ve teolog ortaya çıktı. İşaret ettiğimiz çelişkiyi gördü ve dedi ki: "Eski Ahit’in öfkeli, savaşan, göz kırpmadan kabileleri yok eden kanun Tanrısı ile İsa’nın anlattığı merhametli, sevgi dolu Baba Tanrı aynı olamaz. Eski Ahit’i tamamen kutsal metin dışı bırakmalıyız." Kilise, Marcion’un bu fikrini çok sert bir şekilde reddetti ve onu aforoz etti (tarihteki ilk büyük heretik/sapkın ilan edilenlerden biridir). Kilisenin Eski Ahit'e sahip çıkmasının sebebi sadece teolojik devamlılık arzusu değildi; Eski Ahit'i çöpe atmak, dinin tarihsel meşruiyetini, kozmolojik kökenlerini ve en önemlisi toplumsal düzen kurma potansiyelini yok etmek demekti. Hristiyanlık 4. yüzyılda Roma’nın resmi dini olduktan sonra, sonraki
Din