Nimet Tanrıver

Nimet Tanrıver
@devilone
"insanın kan bağından ataları olduğu gibi edebiyat dünyasından da ataları vardı ve bunlar insana tarz ve mizaç olarak ilkinden daha da yakın olabiliyor, üzerinde çok daha bariz bir etki bırakabiliyordu." Oscar Wilde
13 Haziran 1930 Ben hep şimdiki zamanda yaşarım. Geleceği bilmem. Artık geçmişim de yok. Biri, her şeyin mümkün olmasıyla çöküyor üzerime, öteki, barındırdığı hiçbir şeyin gerçek olmamasıyla. Ne umutlarım var, ne de pişmanlıklarım. Hayatımın bugüne kadarki halini –yani çoğunlukla, istediğimin tam tersi şekilde aktığını– bildikten sonra ne söyleyebilirim ki geleceğim hakkında, beklemediğim, dilemediğim bir şey olacağından, benim dışımdan bir yerden, hatta bazen kendi irademin bir oyunu olarak başıma geleceğinden başka? Geçmişimde ise, hatırlayıp da gereksiz yere yeniden yaşamayı arzulayabileceğim hiçbir şey yok. Kendi benliğimin izinden, onun bir benzerinden başka bir şey değildim ben. Geçmişim, olmayı başaramadığım her ne varsa onlarla dolu. Uçup gitmiş anlardaki duyguları bile özlediğim yok: Duygu şimdiki zamana muhtaçtır; o an geçtikten sonra sayfa kapanır ve hikâye sürer, öykü ise biter. Şehirli bir ağacın bir görünüp bir kaybolan kopkoyu gölgesi, üzgün bir havuza damlayan suyun hafif şıpırtısı, muntazam çimenlerin yeşili –alacakaranlıkta bir park–, şu an benim için tüm evrensiniz, çünkü bendeki şu bilinçli hissetme yetisinin içi tamamen, tıka basa sizinle dolu. Hayattan, böylesi beklenmedik akşamlarda, bahçelerde oynayan yabancı, gürültücü çocukların arasında kaybolduğunu hissetmekten başka dileğim yok, etraftaki sokakların melankolisine komşudur o bahçeler, ağaç dallarından ötede, yıldız faslının tekrar başladığı ihtiyar gök kubbe örter üzerlerini.
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Ölüm görüntüleri, hiçbir yerde Paris’teki Innocents mezarlığında olduğu kadar hatırlatıcı bir şekilde biraraya getirilmemişlerdir. Zihin burada, ölümün bütün işkencelerini tamlığı içinde tatmaktaydı. Herşey buraya, dönemin çok canlı bir şekilde tattığı kutsal dehşeti vermek için katkıda bulunmaktaydı. Kilisenin adlarına ithaf edildiği azizlerin, İsa’nın yerine katledilen şu Masumların bizzat kendileri, acınacak şehadetleri aracılığıyla, Orta Çağın sonunun zevk aldığı gaddar şefkat ile kanlı sevgiyi uyandırıyorlardı. Ve Masumlara saygı gösterme, tam da XV. yüzyılda önem kazanmıştır. Masumlara ait bazı kutsal emanetler bulunmaktaydı. XI. Louis kiliseye, kristal bir muhafaza içinde “eksiksiz bir masum” vermiştir. Bu mezarlık, diğer bütün ebedi istirahat yerlerine tercih edilmekteydi. Bir Paris piskoposu, gömülme olanağı bulamadığı bu mezarlığın toprağından aldırtarak kendi mezar çukuruna döktürtmüştür. Zengini fakiri, buraya alt alta üst üste gömülmekteydi, ama bu uzun bir süre için değildi, çünkü yirmi yerleşim yerinin buraya ölü gömme hakkı olduğu için, epeyi kısa bir zaman geçtikten sonra kemikler çıkartılıyor, mezar taşları da satılıyordu. Bir cesetin toprakta, dokuz gün içinde kemiklerine kadar ayrıştığına inanılıyordu. Bu sürenin sonunda, kafatasları ve kemikler, mezarlığı üç yandan çevreleyen duvarlar boyunca yer alan kemikliklere yerleştiriliyorlardı; bakışlara açık bu kemikler, herkese bir eşitlik dersi veriyorlardı. Soylu Boucicaut ve başka kişiler, bu “güzel mezarlar”ın inşaı için para vermişlerdi. Buraya gömülmek isteyen Berry dükü, kilisenin cümle kapısının üzerine, üç ölü ile üç canlı temsilini oydurtmuştu. Mezar simgelerinin bu gösterimi, XVI. yüzyılda büyük bir Ölüm heykeliyle tamamlanmıştır. Bugün Louvre’da olan bu heykel, bu ölümsel kolleksiyondan
Aliénor daha ileride şöyle demektedir: “kocanın iki yıl boyunca matem kıyafeti giymesi gerekir, hiç değilse yeniden evlenmeyenler böyle yapmalıdır”. Ve yüksek mertebedeki kişiler, prensler yeniden evlenmekte epeyi hızlıdırlar; IV. Henri’nin reşit olmaması nedeniyle Fransa naibi olan Bedford dükü, yalnızca beş ay sonra evlenmiştir. Matemden sonra, lohusa odası güzel bir tören ve hiyerarşin ayırım fırsatı sunmaktadır. Bu alandaki renkler belirlidir. XV. yüzyılda, yeşil kraliçelerin ve prenseslerin ayrıcalığıdır, oysa daha önceki dönemlerde bunların ayrıcalıklı rengi beyazdı. Kontesler bile “yeşil oda”ya hak sahibi değillerdir. Örtülerin ve pikelerin malzemesi, kürkleri ve rengi önceden bellidir. Büfenin üzerinde, büyük gümüş şamdanların içinde sürekli olarak balmumu yakılmaktadır; çünkü odanın perdeleri ancak onbeş gün geçtikten sonra açılabilmektedir. Ancak en dikkat çekici şeyler, kralının cenaze törenindeki araba gibi boş kalan süslü lohusa yataklarıdır. Genç anne, ocağın önünde yer alan bir döşekte istirahat etmekte ve Marie de Bourgogne adını taşıyan bebek de, çocuk odasındaki beşiğinde yatmaktadır; fakat annesinin odasında yeşil perdelerle sanatkârane bir şekilde bezenmiş iki büyük yatak, çocuğun odasında da üzerine yeşil ve mor kumaşlar örtülmüş iki yatak yer almakta ve odanın geniş sofasında da kıpkırmızı bir canfesle kaplanmış büyük bir yatak bulunmaktadır; bunlar vaftiz töreninde kullanılacaklardır. Bu “süslü oda”, eskiden Utrecht halkı tarafından Korkusuz Jean’a armağan edilmişti; bu yüzden adı “Utrecht odası” olmuştur. Aynı estetik kaygı, gündelik hayatta da hüküm sürmekteydi: katı bir kumaş, renk ve kürk hiyerarşisi, hem sınıfları farklılaştırıyor, hem de saygınlık duygusunu muhafaza ediyor ve yüceltiyordu. Bu estetik olma ihtiyacı, kaçınılmaz tik
Hayvanat bahçesine, hakkında bir yazı okuduğum ahtapotu görmeye gittim. Bir akvaryumda yaşıyor, canlı yengeçler, balıklar, midyeler ve kendi kendisiyle besleniyordu. Kendi vantuzlarını kemiriyor ve sonunda, teker teker her birini yiyordu. Ahtapotun, ağır ağır kendini öldürdüğü açıktı. Hayvanat bahçesindeki görevlilerden biri, ahtapotun ele geçtiği bölgede savaş tanrısı sayıldığını, toprağa dönük olduğunda yenilgiyi, açık denize baktığında zaferi haber verdiğini anlattı; yerlilerin söylediğine göre ahtapot, yakalandığı sırada inatla hep topraktan yana bakmıştı. Adamın biri, alay olsun diye, kendi kendini yemekle hiç kuşkusuz, ahtapotun yenilgiyi kabul ettiğini söyledi. Ahtapot kendini ısırdıkça bazı seyirciler, ısırığı etlerinde hissetmişçesine ürperiyorlardı. Kiminin de kılı kıpırdamıyordu. Gitmek üzereydim ki, görünürde hiç heyecan duymayan, dudaklarım sıkmadan ahtapota bakan bir genç kadın farkettim. Kadında, en basit kayıtsızlığı bile aşan bir durgunluk vardı. Yanına yaklaştım ve kadınla konuşmaya başladım. Kadın, ailesi şehirde oturan tanınmış bir yüksek memurun karısıydı. Beni, evinde verdiği yemeğe davet etti.
"Coco Chanel, tasarımcı parfümlerinin öncüsü olarak kazandıklarıyla, hiç de kötü bir yaşam sürmedi. Chanel No: 5'in üretim lisanslarından, yaşamının sonuna dek yaklaşık 15 milyon dolar kazandı ve böylece kendine banknotlardan bir taç ördü. Bu başarısını, dolaylı olarak, yakışıklı Rus göçmenlerine borçluydu. Coco Chanel'in, Igor Strawinsky ve Sergey Diaghilew'le dostluğu vardı ve uzun bir süre, bir büyük Rus prensinin sevgilisi olmuştu. 20'li yılların başlarında, Chanel'in Paris'te Rue Cambon Nr. 31'deki salonunda eski çarlık Rusyasının yoksullaşmış prensesleri satıcılık yapıyorlardı. Sürgündeki aristokrat kadınlar manken olarak poz veriyorlardı. Matmazel Chanel, çok geçmeden sevgilisinin, büyük prens Dimitri Trubetzkoy'un kızkardeşi Marie'yi, nakış bölümünün yöneticisi yaptı. Ne de olsa, orada, konuyu bilen bir elemana gereksinim duyuyordu; çünkü Rus folklorunun kendisi için bir esin kaynağı olarak bulgulamıştı. Bir Rubaşka, nakışlarla bezeli bir Rus blüzü tasarladı ve tüm giysileri, iç Kafkasya motifleriyle donattı. Ancak Coco Chanel, belirsiz zamanların güvencesi olacak bir parfüm istiyordu. Dimitri'nin aklına, BolşevikIerden kaçıp Côte d'Azur'a yerleşen Ernest Beaux adında biri geldi. Bu adam, Moskova'da, sabun kaynatıcılık ve parfümcülük mesleğini öğrenmişti. Ernest Beaux, Fransa'daki sürgün yerinde ziyaret edildi ve madam ona, ne istediğini açıkladı. Olabildiğince modern bir parfüm olması gerekiyordu. Her durum için, 24 saat kullanılabilecek bir parfüm. Coco Chanel'in oda konusundaki inancı "Bir kadın benden aldığı bir giysiyle sabah alışverişe çıkabilir, öğleden sonra çaya, akşam da tiyatroya gidebilir" şeklindeydi. Modern bir kadının artık günde üç kez giysisini değiştirecek zamanı yoktu. Bir parfüm, bu talebe yanıt verebilmeliydi. Ernest Beaux, düşündü ve