Genç Osmanin öldürülmesiyle Osmanlı Devleti'nde ilk kez kötü bir gelenek ve teamül başlatılmıştır. Bu hadiseden sonra devlet adamları menfaati gereği askeri daha fazla kullanmaya başlayacak ve askerin siyasetin içerisine çekilmesine yol açacaktır. Neticede devlet dışarıdan çok içeriyle meşgul olacak gücünü ve kudretini içeride kaybeden bir yapıya doğru sürüklenecektir. Nitekim bu tarihten itibaren Osmanlı tarihinde her zaman girişilebilecek makul ve yararlı yenilik ve ıslahat hareketleri bir şekilde ihtilâl ile engellenme yoluna gidecektir. Dolayısı ile Genç Osman'a karşı gerçekleştirilen ihtilâl hareketi orada kalmamış, gelecek dönemlere de sirayet etmiştir. Bundan sonra ve bilhassa gelecek asırlarda memlekette yenilik ve ıslahat yapmak isteyen bütün büyük hükümdarlar ve vezirler bu yenilik hareketleri uğruna ya tahtlarını yahut başlarını vermişlerdir. Ancak güçlü padişahlar ve kudretli devlet adamları döneminde devlet bu sıkıntılı dönemlerden kurtulabilecektir.
ll.Mehmet Zamanı
Fatih Sultan Mehmed tahta geçtikten sonra en büyük hedef olarak İstanbul'un fethini belirledi. İstanbul'un fethi konusunda devlet adamları arasında görüş ayrılıkları bulunuyordu. Çandarlı Halil Paşa, Avrupa devletlerinin birleşerek Osmanlı'ya karşı harekete geçebileceğini düşündüğü için fethe temkinli yaklaşıyordu. Fetih yanlısı devlet adamları ise Avrupa'nın kendi iç meseleleriyle uğraştığını ve uygun şartlar oluştuğunda İstanbul'un alınabileceğini savunuyordu. Fatih gerekli hazırlıkları tamamlayarak 1453 yılında İstanbul'u fethetti. İstanbul'un fethi, Osmanlı Devleti'nin siyasî ve askerî gücünü büyük ölçüde artırdı. Fetih sonrasında Çandarlı Halil Paşa görevden alındı ve idam edildi. Fatih, güçlü ailelerin ve eski uç beylerinin nüfuzunu sınırlandırarak merkezi otoriteyi güçlendirmeye çalıştı. Devlet yönetiminde padişahın otoritesini artıran merkeziyetçi bir politika izledi. Fatih, İstanbul'un fethini yalnızca bir şehir kazanımı olarak değil, aynı zamanda Roma İmparatorluğu'nun mirasına sahip çıkmanın ve evrensel hükümdarlık iddiasının bir göstergesi olarak değerlendirdi. Özet: Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethederek Osmanlı Devleti'ni bir cihan imparatorluğu yoluna sokmuş; fetih sonrasında merkeziyetçi yönetimi güçlendirerek padişah otoritesini artırmıştır.
Reklam
Daimi Elçiler
Osmanlı İmparatorluğu III. Selim'e kadar diğer devletlere daimî elçi göndermemişti. Avrupa devletleriyle ilişkileri bunların İstanbul'da bulunan elçileri vasıtasıyla yürütülürdü. Ancak dışarıda elçi bulunmaması sebebiyle Avrupa hakkında sağlıklı bilgi alınamıyordu. Bu meseleyi ortadan kaldırmak için Avrupa'nın önemli merkezlerinde devamlı kalacak ikametgâh elçilikleri açıldı. Bu elçilikler Osmanlı İmparatorluğu'nun Avrupa'ya açılan pencereleri oldular. Buralarda yabancı dil öğrenen Osmanlı devlet adamları Avrupa'yı tanıdılar ve etkilendiler.
Sayfa 22 - Yeditepe·Kitabı okuyor
Alıntı
Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır. Onlar, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki, eskiden beri ‘Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur’ denilmiştir.
- peki, sen kime dost dersin? Sana İyi adam görünenlere mi, yoksa görünmeseler de gerçekten iyi olanlara mı? Gene bunun gibi, kime düşman dersin? + insan, iyi tanıdığı adamları sever, kötü sandıklarını sevmez.
1000Kitap
İslamiyette Hayvanlara Merhamet Hususu 2
Emile Dermenghem: "Ashaptan birisi Hz. Peygamber'e söyle bir soru sormuştu; 'Bizim, hayvanlara yaptığımız iyilik için acaba mükafatımız olacak mı?' Hz. Peygamber, buna cevaben şöyle demişti: 'Her can taşıyan, yüreği ve ciğeri olan bütün mahlukatın susuzluğunu giderenler için muhakkak mükafat verilecektir...' Ve devamında şöyle buyurmuştu: 'Bir kuyu yapan kimseye, o kuyudan su içen her bir deve için her seferinde ayrı ayrı mükafat verilecektir.” Bodley: "Her ne zaman bir Müslüman'ın hasta bir hayvanı tedavi ettiği görülürse bu, 9/10 muhakkak Şarklıların yaşadığı bir toplulukta, yani İslamiyet'in mevcut bulunduğu bir yerdedir. Gerçek Müslüman ailesine baktığı gibi atına, devesine de bakar. Bunda birtakım pratik hususlar mevcuttur. Fakat bu, bilhassa İslamiyet'in kurucusundan Müslümanlara intikal etmiş, dilsiz mahlukata karşı takınılan bir zihni durumdur. 'Ve Allah nazarında bu dilsiz mahlukata fena muamele etmekten sakının! Onları sürmeye müsait oldukları zaman sür, yorgun oldukları zaman onlara yük yükleme!' sözü, Muhammed'in, ümmetine verdiği en mühim emirlerden biriydi." Bugün hayvanseverler, başka hiçbir şey olmasaydı bile Hz. Muhammed'e (s.a.v.), sadece bu yönünden dolayı saygı duyabilirlerdi. Gel gelelim vakıa böyle midir? O çağda hangi filozof, hangi devlet yöneticisi hayvan haklarından bahsediyordu? Hangisinin sözleri hayvanlar konusunda bir toplumun davranışını değiştirebiliyordu? Salat ve selam ona olsun O, yönetici ve filozoflardan ne kadar farklı birisiydi. Montgomary Watt: "Sanki çocuklarla çocuk olabiliyordu. Çocuklar arasında çokça arkadaşı vardı. Hatta bir çocukla tükürük oyunu oynadığı bile rivayet edilmektedir. Habeşistan'dan gelen ve Habeşçe konuşan çocuklarla takılıyordu... Onun şefkati, hayvanları dahi kapsamaktadır. Ve bu tavır, Hz.
Sayfa 372 - İnsan Yayınları·Kitabı okuyor
Alıntı
Reklam
Reklam