Resimdeki bu tablet, 5200 yaşında olup, Mısır'ın Birinci Hanedanlığı'ndan önceki kraliyet hanedanlığı olan 0. Hanedanlık dönemine aittir ve kronolojik olarak (Naqada III) olarak bilinen bir Mısır kültürel dönemiyle örtüşmektedir. Şehir Tableti, Tehenu Tableti ve Tehenu Yağma Tableti olarak da bilinir (Tehenu, günümüz Libya'sında ve Mısır'ın batısındaki bölgelerde, Batı Delta'nın ötesinden Batı Çölü'ndeki vahalara kadar uzanan bölgelerde yaşayan en eski kabilelerdendi). Birinci Hanedanlık öncesi döneme ait bu erken dönem Mısır askeri tableti, Hanedanlık Öncesi ve Erken Hanedanlık dönemlerinin krallarının kutsal başkenti olan Mısır şehri Abydos'ta bulunmuştur. Büyük bir kısmı (üst kısmı) eksik olmasına rağmen, beş bin yıldan fazla bir süre önce Mısır İmparatorluğu'nun başlangıcındaki en eski ve en önemli askeri, siyasi, kentsel ve hatta coğrafi belgelerden biri olmaya devam etmektedir. Bir tarafında yedi surlu şehir oyulmuş ve her şehrin içinde adı yazılıdır. Her şehrin üzerinde, elinde balta tutan ve şehir surlarını yıkan bir yaratık sembolü bulunur. Bu bölümün üzerinde, esirlerin götürülmesini temsil ettiğine inanılan kraliyet alayından geriye kalan ayak izleri yer alır. Diğer tarafta ise üç sıra halinde farklı hayvanlar bulunur: boğalar, eşekler ve koçlar. Bunların altında zeytin ağaçları vardır ve yanında, bu ganimetlerin geldiği ülkenin adını veren hiyeroglif bir yazıt bulunur: Tahen ülkesi veya günümüz Libya'sı. Şehirlerin ve kalıntılarının üzerindeki semboller, Yukarı Mısır krallıkları arasındaki yüzyıllar süren çatışmalardan sonra MÖ dördüncü binyılın son üçte birinde birleşen Yukarı Mısır Şehir Devletleri ve Krallıkları Birliği'nin ordularını temsil ettiği şeklinde yorumlanmıştır. Bu birlik, aynı dönemde Mısır'ın birleşmesine yol açmış ve Narmer'in
Mustafa Kemâl Türk Tarihi'nde bir zirveyi temsil ediyor.
Ümit Özdağ : 1907'e ve 1917'de Mustafa Kemâl'in iki tespiti var: * - 1907'de daha yüzbaşıyken yazmış olduğu bir çalışmada diyor ki: Biz bu İmparatorluğu bir arada tutamayacağız. Balkanlar'da Arnavutlara bağımsızlık verelim; Batı Trakya da bizde kalacak şekilde bir Türk hattı çekelim. Yine Arap coğrafyasını da kontrol altında tutamayacağız, Halep ve Kerkük hattına kadar geri çekilelim ve Devlet'i bu sınırlar içerisinde muhafaza edelim. Esasen bu ikinci söylediği, 1918 Kasımında olan şeydir. Türk Ordusu'nun çekildiği hat, Halep Kerkük hattıdır, Kerkük de kaybedilmiştir. * - 1917'de de, savaşın kaybedildiğini görüyor ve Türkiye'nin bu savaştan Devleti yıkılmadan kurtarmak için -Devlet'ten kasıt, Osmanlı Devleti, yani ''Mustafa Kemâl Osmanlı Devleti'ni yıktı diyenler, ya hâindir, ya salaktır, ya cahildir. Üçünün dışında bir alternatif yoktur- 1917'de bile ayrı bir barış anlaşması imzalanması gerektiğini düşünüyor. * Öte yandan #EnverPaşa 32 yaşında, Alay Komutanlığı yapmadan Tugay Tümen Komutanlığı yapmadan Baş Komutan Vekili hâline geliyor. Harita üzerinde, savaş planlaması üzerinde çok doğru tespitleri var ama savaş sadece kurmay subayın harita üzerinde yapmış olduğu planla gerçekleşmiyor. * Mustafa Kemâl ise bütün rütbelerinin hakkını vererek, tek tek tek, o rütbeleri hak ederek Baş Komutanlığa erişiyor. Yani arada böyle bir fark var. Ve rahmetli #Türkeş, bir siyasetçi olmadan önce asker ve askeri kavramlarla düşünüyor ve değerlendiriyor. Hükmünü daha çok bu çerçevede veriyor. * Dediğim gibi ben, İttihatçılarla ilgili hükmü verirken, bu çerçevede vermiyorum. Daha farklı bir çerçevede veriyorum. Ama dedin ya ''Size Talat Paşa diyorlar'' diye; Talat Paşa olmaktan, benzetilmekten gurur duyarım ama bana esas gurur veren şey Mustafa Kemâl'in askeri olmaktır. Bir şeyin Paşa'sı
Ümit Özdağ
Reklam
Ortak hiçbir ahlaki değer kalmayınca Roma halkı tamamen hazcılığa (hedonizm), paraya, güce ve lüks tüketime tapmaya başladı. Devlet liyakatsizlikten ve rüşvetten çökerken, halk sadece arenalardaki gladyatör dövüşleri ve eğlenceyle ilgileniyordu. Tarihçiler Roma'yı yıkan şeyin barbarlar değil, bu içsel ahlak ve kimlik çöküşü olduğunu yazar.
İSLÂM BİR "ÂHİRET İŞLERİ DİNİ" MİDİR?..
Devlet din adına ahmâklığı yasaklamıyor. Müslümanlar da, biri çıkıp dine hakaret edecek olduğunda ayağa kalkıyorlarsa da ahmâk vaizlere sonsuz tolerans gösteriyorlar. Zâten içine düştüğümüz karanlığın kaynağı da bu. Halbuki bakın İdeolocya Örgüsü'ne, bunlar en büyük düşman görülüyor. İdeolocya Örgüsüi İslâm İnkılâbının kılavuz kitabıdır. Yâni bir gün Şeriat gelirse, en başta bu soydan ahmâkların kökünü kazıyacaktır. Ki zâten bu olmadan inkılâp olmaz, Şeriat olmaz. Nasıl olsun ki? İslâm bir "âhiret işleri dini" midir? Bir "kişisel gelişim konusu" mudur? Budizm gibi bir şey midir, ormanlarda, izbelerde icra edilen? Bunu iddia eden ya kopkoyu kâfirdir yahut "dini içten yıkan ahmâk"... Aynı şey! "Kâfir yapsın biz kullanalım" ne demek? "Dünya işlerini kâfir işlesin" dersen, sen ekmek bile yapıp yiyemezsin. O ne yaparsa, dahası sana ne verirse, onun eline bakarsın. Oysa Müslümanı -afedersiniz- köpekten ayıran bir şey vardır. İslâm, "sahibim versin ben yiyeyim" demeye müsaade etmez. Hayır, "kâfir yapsın biz kullanmayalım" dese bu bir derece anlaşılır. "Otomobil kullanmayalım, cep telefonu kullanmayalım, vaazları çekip youtube'a koymayalım, zira biz bunları kullandıkça kâfirin dünya hâkimiyetini perçinliyoruz" dese, o vaizi alnından öpersin. İşte, kurtuluşun cümle kapısı, dersin. Ama nerde? Herif gerine gerine, "kâfir yapsın, biz kullanalım" diyor. Daha ileri gidip "eşek gibi çalışsın" diyor. Kâfir suyun başını tutmuş, eşek gibi çalışan o değil, ayrı konu; o eşek gibi çalışsın, sen köpek gibi ye! Bu mudur senin dinden anladığın? İslâm, din ve dünyanın cemidir, dünya hâkimiyetidir. İslâm, putların gölgesinde alnını secdeye koy diye gelmemiştir. Bütün putları devirmeye, yeryüzünde din -tüm iktidar- Allah'ın olsun diye gelmiştir. __Bunu anlamayanın
IŞİD’in medya stratejisi, modern harp tarihi ve kitle psikolojisi açısından son derece sarsıcı bir realitedir. El-Kaide’nin televizyon kanallarına (Al Jazeera gibi) kaset göndermek zorunda kaldığı o merkezî, ilkel ve sansürlü dağıtım modelini yıkan IŞİD oldu. İnternetin ve sosyal medyanın merkezsizleşme (decentralization) çağını, dehşeti küreselleştirmek için bir koçbaşı gibi kullandılar. IŞİD, vahşeti sadece uygulamadı; onu Batılı tüketicinin görsel kodlarıyla "estetize etti." Kameraların arkasındaki akıl, Hollywood sinemasının, birinci şahıs nişancı (FPS) oyunlarının (Call of Duty, GTA gibi) ve yüksek bütçeli aksiyon kliplerinin kurgu tekniklerini çok iyi biliyordu. Resmi propaganda ajansları (El-Hayat, El-Furkan) içeriği üretiyor, ancak yayılımı binlerce özerk Telegram kanalı, VPN ağları ve bot hesaplar eliyle, yani tam bir akışkan/merkezsiz ağ modeliyle yapılıyordu. Bir düğümü kestiğinizde diğer on düğüm yayına devam ediyordu. Modern enformasyon savaşında devlet dışı aktörlerin merkezî sansürü nasıl tamamen bypass edebileceğini dünyaya ilk kez onlar gösterdi. Şov eşliğindeki o infazlar, rasyonel bir askeri hedeften ziyade, küresel birer "görsel virüs" olarak tasarlandı. Amaç iki yönlüydü: Karşı tarafta (Irak ve Suriye ordusu, siviller) mutlak bir felç edici korku yaratıp savaşmadan teslim olmalarını sağlamak; kendi tarafında ise dünyanın her yerindeki marjinalize olmuş, şiddete eğilimli bireylere "güçlü, kazanan ve ödün vermeyen tiranlık" illüzyonunu pazarlamak. İmparatorluklar kendi küresel çıkarları için bölgesel fay hatlarını tetikler, yerel aktörleri cepheye sürer ve işi bittiğinde haritayı yerel güçlerin insafına bırakarak geri çekilir. IŞİD barbarlığına karşı verilen o seküler ve rasyonel saha mücadelesi, ne yazık ki uluslararası ilişkilerin bu en eski ve
1000Kitap
Ulus-devlet, burjuvazi için bir zamanlar harika bir kuluçkaydı; gümrük birliği sağladı, pazarı tek tipleştirdi, hukuki güvence verdi ve iş gücünü disipline etti. Ancak sermaye büyüyüp küreselleştikçe, kendi yarattığı o ulus-devletin sınırları, işçi hakları, vergi sistemleri ve regülasyonları bu kez sermayenin büyüme hızına ayak bağı olmaya başladı. Bugün devasa çok uluslu şirketlerin (özellikle küresel teknoloji devlerinin veya trilyon dolarlık varlık fonlarının) bütçeleri ve etki alanları, birçok ulus-devletin gücünü aşmış durumda. Devletler hantaldır; coğrafyaya, sınırlara ve en önemlisi (en azından teoride) "seçmene" hesap vermek zorundadır. Şirketler ise akışkandır; bir ülkenin vergi ya da işçi politikasını beğenmediği an üretimi ve sermayeyi tek bir tıkla başka bir kıtaya kaydırabilir. Sermaye artık devleti doğrudan yıkmakla ya da açıkça cephe almakla uğraşmıyor; devleti kendi çıkarlarına hizmet eden bir "güvenlik ve altyapı taşeronuna" dönüştürüyor. Yasama meclisleri, halkın içinden çıkan ideolojik önderler tarafından değil, doğrudan şirketlerin fonladığı lobiler ve düşünce kuruluşları tarafından dizayn ediliyor. Sağlık, eğitim, enerji, hatta cezaevleri ve askeri lojistik gibi devletin en temel egemenlik alanları "verimlilik" adı altında şirketlere devrediliyor. Bu durum bizi ironik bir şekilde başladığımız yere, yani feodalizme benzer bir yapıya geri götürüyor. Orta Çağ'da serf (köylü) nasıl toprağa ve senyörün korumasına bağlıysa, bugün de modern birey dijital platformların ekosistemlerine ve onların bulut (cloud) mülkiyetlerine göbekten bağlı. Devlet ise bu yeni ekosistemde sadece şirketlerin mülkiyet hukukunu koruyan bir kolluk kuvveti rolüne geriliyor. Sermaye için kutsal ya da kalıcı olan tek şey kendi büyüme sürekliliğidir. Dün kiliseyi yıkan kralı, bugün
Tarih
Reklam
Reklam