"Türk sinemasının belli konulara kanalize olmasında ve bazı konuları işlememesinde en büyük rolü oynamıştır 'sansür'. Örf ve âdetlerimizden tutun da, devletin güvenliğine kadar, ne tarafa çekseniz götürülebilecek bir sürü yasaklama maddesi var. Sinemada belirli konulardaki tekrar yalnız bizim sinemamızda yok ki... Amerikan sinemasında da var. Karısını bir kızılderili saldırısında kaybedip Kızılderililerden intikam alan bir kovboyun hikâyesi diyebilirim ki en az elli kere işlenmiştir."
Sayfa 245·Kitabı okuyor
Alıntı
Bayezid, elindeki kuvvete ve zaferlerine güvenerek Murad devrindeki vasal beyliklerden kurulu imparatorluğu, merkezî bir idare altına koymaya ve gerçek merkeziyetçi bir imparatorluk haline getirmeye çalışıyordu. Yıldırım, hızlı ve şiddetle hareket etti. Balkanlar'da Macaristan'a meydan okudu, Gelibolu'da tahkimli bir deniz üssü meydana getirerek Çanakkale Boğazı'nda kontrol kurdu ve Ege Denizi'nde Venedik'e meydan okudu; İstanbul'u almak, böylece Anadolu ve Rumeli'yi birbirine bağlayacak Ebedi Şehir'i, imparatorluğunun merkezi yapmak düşüncesinde idi. O, yalnız Avrupa Hıristiyan âlemini tehdit etmekle kalmadı, aynı zamanda Timur'a ve Memlûklere karşı çıktı. Halifeden resmen Sultanu'l-Rûm unvanını aldı ve tüm Anadolu üzerinde Selçukluların vârisi olmak istedi. İçerde gelişmiş mâliye yöntemleri ve merkezî bir hazine sayesinde, ülkenin her tarafında devlet kontrolünü kurmaya çalışan bir bürokrasi onun zamanında gelişti. Bu merkezî idare usullerine karşı uc geleneklerini korumak isteyen çevrelerin tepkisi, gazîlere hitap eden anonim tarihlerde açıkça ifade edilmiştir. Eyaletlerde sultanın merkezî mutlak otoritesini kurmaya yardım eden kul (gulam) sistemi, Bayezid zamanında üstün bir hale geldi. Ordu-idare başındakiler saray içoğlanlarından seçildi, hatta eyâletlerde timarların çoğu, kul sisteminden yetişenlere verildi. Kapıkulu askeri 7.000'e çıkarıldı. Bu gelişmeler karşısında eski yerel aristokratik aileler ona cephe aldılar. Aşırı merkeziyetçiliğin doğurduğu tepki, Bayezid'in düşmesine sebep olan nedenlerin başındadır; fakat sonradan bu kullar, merkezî imparatorluğun ihyasında büyük bir faktör olacaklardır. Timarlılar ve kapıkulu, şehzâde/çelebiler arasında taht için mücadele yıllarında (1402-1413), "fetret" döneminde yerlerinden emin olamazlardı. Onların kazanılmış
Sayfa 69 - İş Bankası Kültür Yayınları·Kitabı okudu
Tarih
Reklam
Müslüman siyaset teorisinin kökenleri Hz. Muhammed tarafından 622 yılında Medine’de kurulan devlete uzanıyordu. (..) Peygamber devletin başındaydı ama bu rolde dini olmaktan çok siyasi bir lider olarak algılandı. Müslümanlar onun peygamberliğini ve siyaseti harmanlayan liderlik modelinin Kuran’da bahsi geçen Yahudi peygamberler Musa, Davud ve Süleyman’dan geldiğini düşündüler. Her üçü de, hem siyasi liderlerdi hem de vahiy alabiliyorlardı. Hz. Muhammed 632 yılında aniden öldüğünde, belli bir varisi yoktu ve müminler topluluğu ilk Müslümanlardan biri olan Hz. Muhammed’in eşi Ayşe’nin babası Ebu Bekir’in liderliği konusunda uzlaştı. Müslümanlar Hz. Muhammed’in ölümüyle vahyin sona erdiğine ancak onun tarafından kurulan siyasi devletin sona ermediğine inandılar. Ebu Bekir’in rolü ümmetin siyasi liderliğini üstlenmekti ancak dini rehber olamazdı. Söz konusu rolü için uygun bir terim sunan bir söz dağarcığı olmadan, Ebu Bekir sözlük anlamıyla “Allah’ın resulünün halefi” anlamına gelen Arapça Halifetü’l Resulullah unvanından hareketle halife unvanını aldı.
Sayfa 65·Kitabı okudu
..klasik refah devleti, yurttaşlara yalnızca teknik ilerlemenin nimetleri noktasında değil, aynı zamanda eşitlik, özgürlük ve dayanışma yönünde de kurumsal güvenceler sundu. Eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alanlar teknolojik gelişmenin toplumsallaştırıldığı zeminlerdi. Habermas'ın dediği gibi, devletin rolü "kamusal aklın taşıyıcısı" olmaktı. 1980 sonrası neoliberal dalga bu zemini sarstı. Devletten beklenen aydınlanmacı perspektif -yani ilerlemenin yurttaşlıkla birlikte düşünülmesi- geri çekildi. Onun yerine devlet, piyasanın hakemliğine indirenmiş bir işlev kazandı. Düzenleyici, özelleştirici ve sermaye hareketlerini kolaylaştırmaktan ibaret bir roldü bu. Meslektaşım Wendy Brown bunu çok iyi çerçeveler. Ona göre neoliberal devlet, yurttaşlığı "ekonomik özne"liğe indirger, yani bireyler artık hak sahibi yurttaş değil, risk yöneten girişimcilerdir.
Sayfa 107·Kitabı okudu
Poulantzas'ın "devletin uluslararasılaşması" tezi, devletin yalnızca içsel sınıf ilişkilerini düzenleyen ulusal bir aygıt değil, aynı zamanda küresel sermaye birikiminin içsel ve aktif bir bileşeni olarak işlev gördüğünü ortaya koyar. Özellikle kapitalizme geç eklemlenen ülkelerde, örneğin Türkiye'de, devletin temel rolü, yalnızca ulusal burjuvazinin fraksiyonları arasındaki çelişkileri düzenlemekle sınırlı değildir; aynı zamanda ulusötesi sermaye fraksiyonlarının taleplerini, yerel sermaye yapılarının içsel dengeleriyle uyumlu hale getirecek biçimde birleştirmek ve yönlendirmektir.
MEVLEVÎLER ve MUSİKÎ...
(...) Hemen söyleyelim ki, musikîmiz için, Mevlevî tarikatı başlı başına bir ocak görevi görmüştür. Osmanlılar’da resmî kabul gören ve devletin kolunun uzandığı her yerde taraftar bulan Mevlevîlik, Osmanlı’da bütün güzel sanatların gelişmesinde baş rolü oynamıştır. Hüsn-ü hatt, şiir ve musikî, Mevlevî dergâhlarının kendilerine adetâ mekteb olduğu sanatlardandır. Fakat Lale devri ile birlikte Mevlevîlik, içten bozulmaya ve gözden düşmeye başlar. Balkanlar’dan gelen Melâmîler, Hamzavîler, özellikle Lale devrinde, devlet recülünün hâkim motifi olur. Bunlar, Mevlevîler gibi “çile”yi azizleştirmez; dünyevî eğlenceleri ve içkiyi överler. Şair Nedim, bu kesimin en önemli temsilcisi ve Lale devrinin sembolüdür. Musikî de bununla birlikte, eğlencelik bir hâl almaya doğru yol bulur. Bu devrin önemli bestekârları, Ebu Bekir Ağa, Tanburî Mustafa Çavuş ve Rum mühtedîsi Zaharya (Cemil) gibi isimlerdir.
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Altun Çağı-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
Reklam
Reklam