Peter Thiel’ın 2009 yılında Cato Unbound dergisi için kaleme aldığı ünlü "The Education of a Libertarian" (Bir Libertaryenin Eğitimi) başlıklı manifestosunun ve Silikon Vadisi’nin neo-reaksiyoner (NRx) kanadının temel teorik özetidir. Thiel’ın kurduğu felsefi denklemi ve neden liberal demokrasiden tamamen ümidi kestiğini iki ana kavram üzerinden parçalayabiliriz: 1. "Kapitalist Demokrasi" Bir Oksimorondur Thiel, 1920’lerden (ABD'de kadınlara oy hakkı tanınmasından) bu yana refah devletinin büyümesini doğrudan seçmen tabanının genişlemesine bağlar. Onun teorisine göre: Yaratıcı Azınlık vs. Tüketici Çoğunluk: Girişimciler, mühendisler ve vizyonerler sermaye ve teknoloji üretirken; genişleyen seçmen kitleleri (kadınlar ve refah devletinden doğrudan yardım alan dezavantajlı gruplar) yapısal olarak daha fazla devlet müdahalesi, daha fazla vergi ve daha fazla sosyal yardım talep etme eğilimindedir. Siyaset Bir Gaz Odasıdır: Bu dinamik yüzünden sandıktan kim çıkarsa çıksın bürokrasi küçülmez, aksine üretken azınlığın parası "hırslı çoğunluğa" dağıtılır. Thiel bu yüzden siyasete girmeyi, tartışmayı veya oy vermeyi tamamen işlevsiz bir zaman kaybı, bir illüzyon olarak görür. Ona göre ses çıkarmak (Voice) sistemi düzeltmez, sadece sizi yıpratır. 2. Büyük Kaçış: Ses Çıkarma, "Çıkış" Yap (Exit) Thiel, Albert O. Hirschman’ın ünlü Şikayet/Ses Çıkarma (Voice) ve Terk Etme (Exit) teorisini alıp radikal bir boyuta taşır. Madem sistem içeriden düzeltilemiyor, o halde geriye tek bir seçenek kalır: Mutlak Çıkış (Exit). Toplumsal sözleşmeyi yırtıp atmak anlamına gelen bu "Çıkış" stratejisi, Thiel’ın doğrudan fonladığı üç ana projeyle cisimleşir: Siber Uzay Bitcoin, Kripto Paralar ve Şifreleme Devletlerin para basma tekeli ile finansal gözetim mekanizmalarını bypass
Felsefe
Anlayamıyorum sizi?
Yarın dünya kupası için maç var ve bizimde milli takımımız da gidiyor. Sırf bunun için yarınki lgs iptal edilip cumartesiye alındı. Herkes bu anı paylaşılıyor özellikle nasıl uğurlandıklarını! Yarınki maç için sabahın 4'üne 5'ine alarmlar kuruldu.. Peki Filistin'de ki savaş için neden herkes paylaşım yapmadı, boykot yapmadı bunun için klipler yapmadı? Sabah namazına kalkmayan, buna üşenen insanlar sabahın 4'ünde sırf maç için kalkıyor, üşenmiyor! Peki neden Filistin'de ki bombalar için klipler yapmıyorsunuz? Neden Filistin'e giden yardımlar, kişiler için paylaşım yapmıyorsunuz? Anlayamıyorum ben insanları sırf bir maç için yaptığınız şeyleri insanlar ölürken,bombalanırken umrunuzda değil! İster Filistin olsun ister diğer zulüm altındaki müslüman devletler olsun çok KOLAY UNUTULDU!! Burda bunun hakkında paylaşım yapan arkadaşlar var mı bilmiyorum görmedim ki çokta girmiyorum ama her yerde bu maç için yapılan şeyleri gösteriyorlar o yüzden böyle bir yazı yazmayı gerek gördüm. Son olarak her şeyde işte Türk, türk dediğin böyle olur, türkün gücü gibi şeyler görüyorum. Hayır! Türk dediğin, bir maçın heyecanına kapılıp yanı başındaki dünya yangınını unutan bir topluluk değildir. Bugün ekranlarda parlatılan bu duyarsızlık, bizim asıl ruh kökümüzü yansıtmıyor. Çünkü tarih şahittir ki: Türk demek, merhamet demektir; Türk demek, mazlumun sığınağı demekti. Bizler, sadece kendi sınırlarını değil, yeryüzündeki tüm masumları korumayı vazife bilmiş bir ecdadın torunlarıyız. Osmanlı Türk'ü, gittiği her yere sadece adalet götürmüş; Endülüs'ten İrlanda'ya kadar dini, dili ne olursa olsun her mazlumun gözyaşını silmiştir. Vakıflar kurarak sokaktaki yaralı kuşları bile düşünen, sefeğe giderken kopardığı meyvenin parasını ağaca bağlayan bir ahlakın mirasçılarıyız. Bu
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Asabiyetten adalete: İbn Haldun’un ikazı
10 Ocak 1401. Şam surları Timur’un ordusunun kuşatması altında. Şehirde eli silah tutan herkes mevzide. Bu dehşetli sahnenin ortasında, surlardan sarkıtılan ipten bir merdivenle aşağı inen ihtiyar bir adam var. Yetmişine merdiven dayamış, hayatının yarısını saray entrikaları, sürgünler ve hapishanelerde geçirmiş bir bilge. İbn Haldun. Aşağıda, çadırın içinde onu Timur beklemektedir. Döneminin en yıkıcı fatihlerinden biri. Sayısız şehri ezip geçmiş, dehşetiyle nam salmış bir hükümdar. İbn Haldun ona selam verip söze ihtiyatla başlar: “Ben bir ilim adamıyım”. Saatlerce konuşurlar. O gece konuşulan, yalnız Şam’ın kaderi değil; bir medeniyetin nasıl yükselip çöktüğü ve gücün neden kendi sonunu içinde taşıdığıdır. İbn Haldun, korkusuna ve ihtiyatına rağmen bu kanlı hükümdarı kendi teorisinin canlı kanıtı olarak seyreder. Bu sahne, İbn Haldun’un hem hayatının hem de düşüncesinin sembolik özetidir. Çünkü Mukaddime, tam da böyle bir fırtınanın içinde doğmuş; sürgünlerin, hapsoluşların, veba salgınında kaybedilen ailenin ve yas tutulamayan uygarlıkların enkazları arasında olgunlaşmış bir eserdir. Arnold Toynbee yıllar sonra Mukaddime’yi iddialı bir övgüyle anacaktır: “türünde tüm zamanların ve mekânların yarattığı en büyük eser.” Ama asıl soru hâlâ önümüzde duruyor: Neden bu eser, yüzyıllar sonra bile günümüz İslam dünyasına hâlâ bu kadar seslenebiliyor? “Asabiyet” dediği o görünmez güç nedir ki, toplumları yükseltir ama aynı kaçınılmazlıkla çöküşe sürükler? Ve belki de asıl soru: İbn Haldun’un “Zulüm umranın harabıdır” cümlesi yalnızca bir tespit midir, yoksa tarihin işleyen yasası mı? TRAJİK BİR ÖMÜRDEN SÜZÜLEN “YENİ BİR İLİM” 1332 yılında Tunus’ta dünyaya gelen Abdurrahman İbn Haldun, henüz on altı yaşındayken çağın en büyük yıkımlarından birinin ortasında buldu
Alıntı
Yeni Bir “Dünya Okulu” Mümkün Mü?
🌏 Mevcut eğitim sistemleri bireysel farklılıkları göz ardı eden, insan doğasına uyum sağlamakta zorlanan, tek tip ve zorlayıcı yapılar olarak küresel ölçekte hâkim durumdadır. Oysa yapay zekâ, sanal gerçeklik ve açık kaynaklı eğitim platformları sayesinde kişiselleştirilmiş öğrenme sistemleri artık küresel ölçekte erişilebilir hale gelmektedir. “Ya öğreten ol, ya öğrenen ol, ya dinleyen ol, ya da ilmi destekleyen ol. Beşincisi olma, helâk olursun!” Hz. Muhammed (Taberânî, Beyhakî) Dünya Bir Okul Olsaydı… Hayal edin; dünya kocaman bir okul… Bu okulda insanlar, hayvanlar, ağaçlar, taşlar, yıldızlar… Kısacası; her şey bir rol üstlenmiş. Kimileri öğretiyor, kimileri öğreniyor, kimileri sadece dinliyor ya da destekliyor. Ama bir gerçek var: Beşinci bir şık yok… Ya bu büyük okulun içinde bir yeriniz vardır ya da sistemin tamamen dışında kalacaksınız. İşin doğrusu, özü aynı olan her canlı ya da cansız varlık, dünyanın neresinde olursa olsun, bütünün bir parçası olarak işlevini yerine getirir. Ancak burada en önemli husus söz konusu varlığın doğal ortamından koparılmadan bu işlevi sürdürebilmesidir. Zira bir varlık doğal bağlamından koparıldığında, artık o varlık olmaktan çıkar, başka bir şeye dönüşür. Dolayısıyla etkisi de tepkisi de değişir. __Bugün bağlamından kopar(t)ılmış varlıklarla dolu bir dünyada yaşıyoruz maalesef. Bu nedenledir ki bugün dünya bir türlü dikiş tutmuyor. Eğitim bunu düzeltmek için hem bir alternatif, hem de potansiyel bir engeldir. Bunun farkında olan küresel güçler eğitimin ipini elinden bırakmıyor bir türlü. Pandemi bunun son global eğitim-yönetim provası oldu. İşte bizim de dikkat çekmek istediğimiz temel sorun burada! Şayet yukarıda sınırları çizilen bir dünya okulu kurulabilirse, insanlık yeniden aslına rücu eder ve işler de
Makale|Yazı
Çeltik.
İnsan bazı günlerin neden ötekilerden daha ağır olduğunu anlayamıyor. Takvimdeki yerleri aynı, güneşleri aynı, sokakları aynı olduğu halde bazı günler insanın omuzlarına çöreklenmiş eski bir borç gibi geziyordu üzerinde. Sanki yıllar evvel unutulmuş bir düşünce, vakti şimdi gelmiş gibi geri dönüyordu. Bilhassa bayram arifeleri böyleydi. Şehirdeki telaş arttıkça insan kendi içine daha çok gömülüyordu. Herkes bir yerlere yetişirken, yetişememiş olanların sessizliği büyüyordu. O gün de öyleydi. Pencerenin kenarında oturuyordu. Odanın içi ne tam karanlıktı ne aydınlık. Perdeler yarıya kadar çekilmişti. Dışarıdan gelen akşamüstü ışığı eşyalara soluk bir yorgunluk bırakıyordu. Masanın üstünde yarım kalmış sigaralar, ağzı kurumaya başlamış bir kahve fincanı, ne zamandır okunmadığı belli olmayan birkaç kitap ve durmuş bir saat vardı. O saatin neden hâlâ masada tutulduğunu kendisi de bilmiyordu. Belki insan bazı şeyleri çalışmadıkları halde atamıyordu hayatından. Bazı insanlar gibi. Şehir uğulduyordu dışarıda. İnsan sesi, motor sesi, uzaktan gelen çocuk bağrışları, alışveriş poşetlerinin hışırtısı, apartman kapıları, satıcı sesleri… fakat bütün bunların üstünde başka bir şey vardı bugün. Günün sakinliği ince, keskin bir bıçak gibi deşiyordu uğultuları. Derin bir sükûn ve biraz da yorgunluk. Bilhassa geceyi sarsan karanlığın sessizliğine benziyordu bu; gün ortası, üstelik bir erefe günü, tüm memleket anlamsız bir telaşta iken... O sırada sokağın karşısındaki manifaturacı dükkânının önünden iki kadın geçti. Ellerindeki poşetler birbirine çarpıyordu. Bir adam hızlı hızlı yürüyordu kaldırımda. Bir çocuk ağlıyordu ötede. Dünya sürüyordu kendisini. İnsan buna hayret ediyordu bazen. İçinde kıyamet koparken dünyanın son derece adi bir olağanlıkla devam etmesine. Ne susuluyordu
Tarih yazımını ve eğitimini hamasi bir çizgiden çıkarıp veri ve iktisat odaklı analitik bir yapıya dönüştürmenin önündeki engeller, sadece basit bir müfredat tercihi meselesi değildir. Bu durum doğrudan devletin doğası, siyasetin işleyiş mekanizması ve kurumsal yapının kendi kendini koruma refleksiyle ilgilidir. Üniversite ders kitaplarında var olan bu rasyonel gerçekliğin lise sıralarına veya toplumsal alana inmesini engelleyen çok güçlü duvarlar vardır. Tarih eğitimi modern devletlerin ortaya çıkışından beri rasyonel bir bilim dalı olarak değil, bir vatandaş yetiştirme ve ulusal kimlik inşa etme aracı olarak kurgulanmıştır. Ulus devletler, heterojen (farklı unsurlardan oluşan) kitleleri bir arada tutabilmek ve devletin otoritesini meşru kılabilmek için ortak bir inanç ve aidiyet duygusuna ihtiyaç duyarlar. Hamasi anlatı, bu aidiyet duygusunu besleyen en güçlü toplumsal tutkaldır. Eğer tarihi sadece ekonomik verilere, ticaret dengelerine, bütçe açıklarına ve emtia (ticari mal) akışlarına indirgerseniz, o kutsal ve duygusal anlatıyı kaybetme riski doğar. Hiçbir egemen yapı, kitlelerin devletle olan bağını rasyonel rakamlar üzerinden kurmasını istemez. Çünkü rakamlar ve iktisadi analizler beraberinde kaçınılmaz olarak sorgulamayı, sınıfsal çıkarları görmeyi ve devletin ekonomi politikalarını eleştirmeyi getirir. Siyaset bilimi açısından bakıldığında, rasyonel ve sorgulayan bir kitle yerine, ortak mitlerle motive olan bir kitleyi yönetmek kurumsal olarak her zaman daha kolaydır. Günlük siyaset, kitleleri mobilize etmek (harekete geçirmek) ve kendi tabanını konsolide etmek (sağlamlaştırmak) için her zaman net düşmanlara, mutlak doğrulara ve kusursuz kahramanlara ihtiyaç duyar. Siyasi retorik (söylem sanatı), karmaşık toplumsal yapıları siyah ve beyaz olarak ikiye ayırarak
1000Kitap