Güneydoğu sorunu, Kürt sorunu yok da bir kişi ortalığı bulandırıyor. Öyle Kürt diye Türk diye bir olay yoktur. Öcalan olmasa bu sorun olmaz, arkasında çok büyük devletler var, adamı koruyorlar. Mesela rahmetlik Türkeş, "izin versinler, üç ayda kellesini getireyim," demişti. Türkeş'e neden izin vermediler, bilmiyorum. Haberleri izliyorum, aynı bizim operasyon yaptığımız yerlerde operasyona devam ediliyor, değişen bir şey yok. Aslında, orduyu, askeri durumu düşünecek olursan, bitmemesine imkân yok..
Sayfa 26 - Metis Yayınları·Kitabı okuyor
Anı
Devletler neden var? -2
“Diğer taraftan, devletsiz bir toplumun yıkıcı bir anarşiye, bir kaosa sahne olacağını iddia edenler de vardır. Bu yaklaşıma göre, devlet olmazsa, güvenlikle ilgili kurallar da olmaz. Hiç kimsenin güvenliği kalmaz. Güvenlik olmayınca insanlar normal bir hayat sürdüremez. Herkes birbirinin düşmanı olur. Hatta canavarlaşır. Bu görüşün en önemli düşünürü Thomas Hobbes'tur. Hobbes devletin olmadığı 'tabiat hâli'nde 'insan insanın kurdudur' vâkasının gerçekleşeceğine inanır.”
Sayfa 22 - İnsan Toplumları ve Siyasal Yönetim·Kitabı okuyor
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Devletler neden var?
“Günümüz dünyasında hemen her yere iyice nüfuz etmiş siyasî kültür yöneten - yönetilen ayrımını normalleştirmiştir. Bunun gereği olan roller de yaygın biçimde kabûl görür hâle gelmiştir. Bazı insanlar yönetmek bazıları yönetilmek istemektedir. Neredeyse tüm insanlar devlete önemli görevler-fonksiyonlar yüklemekte ve bunların devlet olmaksızın gerçekleştirilemeyeceğini düşünmektedir. Bu algı ve anlayış kalkmadığı sürece devletler var olmaya devam edecektir.”
Sayfa 21 - İnsan Toplumları ve Siyasal Yönetim·Kitabı okuyor
Bir Şair Bir Kitap
Alper Gencer – Ah! sen şimdi sabrımın taşını yuvarlarsın ** kırışır seni beklemekle geçen zaman belki hiç gelmezsin! ** yuvası zindan olan bir mahpus haykırışı: bir renksiz kanatlı kelebek olmak! neyin temrinisin ey hayat? kösnüdüğüm yağmurlar hangi otlara karşı? ** kıyam et! bağrımdan alıp da yürü sesimin şeriki olmuş bu çocuk bir çocuk bezmi elestten beri yürürlüğe konulmuş temsili bir pak. ** al işte bedenimden söküp de çıkar bulamadım nerede saklıdır o dert? ** güneş gözlerine bandı mı ışığı vakit aydınlıktır renginle o sıra ve afyonlu gülüşündür hayalimdeki... ** tozu dumana katmanın becerisinde: “yine hangi rüzgârın emrine amadesin?” ** bu gelincik bu rüzgâra fazla dayanmaz dertler giderek silahlanıyor
DERGAH
Lozan'ı kim imzaladı, kim onayladı?
Lozan'ı Albay İsmet imzaladı ama Rauf Bey'in aralarında bulunduğu meclis üyeleri onaylamadı! Çünkü anlaşma Meclis'e gelmeden hemen önce ani bir kararla seçim yapıldı. Başta Rauf Bey olmak üzere Kuvay-ı Milliye'nin öncü kadrosu ve Lozan karşıtları, Meclis'in dışında bırakıldı. Ne garip tesadüf ki Lozan Anlaşması 23 Ağustos 1923'te TBMM'ye getirildiğinde, seçimden önce bu anlaşmaya imza atmayacağını söyleyen vekiller artık Meclis'in üyesi değildi! O inden sonra Lozan, İsmet İnönü'nün dehası ve Türkiye'nin büyük bir zaferi olarak sunuldu. Biraz evvel sorduğumuz soruyu tekrarlamakta yarar var: Vicdanımıza kulak verelim: Lozan'dan sonra Türkiye'de yaşananlar, Kuvay-ı Milliye ruhuyla uyumlu şeyler midir? Lozan'ı imzalayanlar arasında Milli Mücadele'yi başlatan beş komutandan dördünün (Kazım, Rauf, Refet, Ali Fuat) olmaması tuhaf değil midir? Peki, beşinci komutan, Mustafa Kemal Paşa, bu metni neden onaylamıştır? Mustafa Kemal hakkında araştırma yapanlar, Paşa'nın hayatını iki ana safhaya ayırmak isterse dönüm noktası olarak Lozan'ı ve Albay İsmet'le başlayan ittifakını seçmeliler. Çünkü bu ittifak, Osmanlı'nın Samsun'a gönderdiği komutanı almış, yoğurmuş, kendi ateşinde pişirmiş, bambaşka bir kimliğe büründürmüştür. Uysal çocuğun, yaramaz arkadaştan öğrendikleri ailenin verdiklerini gölgede bırakmıştır! Mustafa Kemal değil midir ki Lozan'dan önce yaptığı konuşmalarda Hilafet'i över, her gittiği yerde İslâm dininin kutsallığından bahseder. Mustafa Kemal değil midir ki bir gün caminin kürsüsünde Vaaz verir, bir gün minbere çıkıp hutbe okur, Kazım Karabekir'in tarifiyle “kendisini Halifeliğe hazırlayan ve Halife olmayı arzulayan” kişidir. Mustafa Kemal değil midir ki Cumhuriyet'in gerekli olmadığını söyler, “İngiliz krallığı da hâkimiyet-i milliye esası üzerine
Sayfa 161 - Selman Kayabaşı·Kitabı okudu
Tarih
Uluğ Nutku
Devletler bütçelerinin en az yarısını halkların bilimsel eğitimine ayırırlarsa, amaca yakınlaşma olanağı doğar; fakat devletler böyle bir amacı benimsemekten de yoksundur. Soruna bakışımın “kuru bilimcilik” olarak anlaşılmaması için bir düşüncemi tekrar etmek isterim: cahil insan yoktur, hiç olmamıştır. Zihinler önyargılarla dolup taşabilir ve insanların birbirini yok etmesine yol açabilir; gene de her insanın (eğer aklını kullanamayacak durumda değilse) yapacağı bir iş vardır ve o işin asgari bilgisine sahiptir. Türdeş avlamayı ömrü boyu iş edinmişse, bunun da bilgisine sahiptir. Üzerinde durmak istediğim, konuşmamın başlarında değindiğim, çıplak gerçekliği giydirme, süsleme eğiliminin, çıplak gerçekliği olduğu gibi görme ve kabullenme eğilimine baskın gelmesidir. İnsanların çoğu, cehaletten değil, varoluşlarının temel sorunlarına, varolanı olduğu gibi açıklama çabasında olan ama bu açıklamalarla kaygılarına karşılık vermeyen, doyurmayan bilimden uzak durmayı tercih eder. Bu durum kimi kurnazlarca istismar edilmeye açıktır ve zihinler hurafelerle doldurulur; fakat olguya doğru-yanlış tam kesin ayrımının dışına çıkıp bakabilirsek, anlam verişlerin bütünleştirilmesinin, bilimce doğru nedensellikler kurmaya neden üstün tutulduğunu anlayabiliriz. Bilimi yabana atmanın, ya da daha yumuşak söylersek, bilime yabancılık çekmenin temelinde, duygu birliklerinin, ethos’ların nedenler ve etkiler diye parçalanmasına, teşrih edilmesine direnç var. Anlam veriş bir kadavra analizi değildir.
Felsefe