Duygularımı ifade etmekte tereddüt ediyorum çünkü kendimi pek duygu belirtecek konumda görmüyorum. Duygularımdan şüphe duymaya başladım ve kendimi taksirle suçladım. Zira içimde direnmeye meyilsiz, uyanmayı reddeden bir yanım varmış. Onlar aynı yaşta, okullarına ara verip, içlerindeki insanlık hırsıyla, faşizme karşı direnmek için kişisel hayatlarını feda ederken, ben sadece onları okuyorum.
Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, İrfan Uçar, Sinan, Hüseyin İnan ve dahası da var. Öyle şanslı bir dönemden geçmiş ki Türkiye, bütün bu efsane cesur insanların derdi olmuştu. Sohbetlerini okurken satırlar arası, ölümden bahsederken ki cesareti ve soğukkanlılığı, Che Guevara'nın günlüklerinin onlar üzerindeki etkisi, bütün bu hepsi öyle bir dokunuyor ki insana, bir insan olarak utanıyorsun.
İnfaza götürülürken, kişisel hayallerinden çoktan vazgeçmişlerdi. Zihinlerinde tek bir endişe vardı: Yarıda kalan davalarının unutulmaması, uğruna savaştıkları mirasın korunması. Gözlerim ağlamaz, ama ağlatır; harekete geçiren, içten bir yankıdır bu.
Ülkenin derdini yakmaya çalıştı malum faşist güçler, gençliğin ümidini söndürmeye de. Solu batırdılar, halen de iyileşememiş bu vahşetin kapağından. Ama öyle bir intikam filizi ateşlendirdiniz ki özgür gençliğin gönlünde, aniden devran dönecek sizi batıracak. Zira Deniz'in, Yusuf'un, Hüseyin'nin son kelimeleri akıllardan silinmiş değil, özgür gençlik bu kelimeleri bir emanet niteliğinde nesilden nesle aktarıyor, tamamlanmamış kutlu bir mirasın ümidiyle uyanmaya devam ediyor, ne kadar unutturmaya çalışsanız da...
"Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm, Leninizmin yüce ideolojisi! Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi! Kahrolsun emperyalizm! Yaşasın işçiler, köylüler!"