En büyük nimetlerden biri de vicdandır.
İnsan onun sayesinde kendisine çeki düzen verir, yaptıklarını sorgular, pişman olur, af diler, tövbe eder.
Çünkü vicdan her insanda bulunan/bulunması gereken için denetimdir. Günün sonunda aslanlar avladıkları hayvanlar için üzülmez, vicdan azabı çekmezler. Yavru bir ceylanı da avlasa vicdan azabı çekmez, yeni doğum yapmış bir ceylanı avlasa da vicdan azabı çekmez. Vicdan insana verilmiş bir nimettir. İnsanı hayvanlardan ayıran bir mekanizmadır.
Bazı insanlar vicdanlarını kaybederler. Öyle ki doğadaki bir hayvandan farkları kalmaz. Bu bazen kişi olur, bazen de bir toplum olur. Bunun en tipik örneği siyonistlerdir. Sıfır vicdan, sıfır merhamet, sıfır pişmanlık...
Toplumda böyle kimseler var. Aramızdalar. Zerre kadar merhamet ve vicdan sahibi değiller. İnsanı mı kandırdı, yoksulu mu kandırdı, zengini mi kandırdı, hiç umurlarında olmaz. Bir yoksulun yıllarca biriktirdiği az miktardaki parasını almaktan geri kalmazlar. Akşam olunca yani günün sonunda güzel bir uyku çekerler. Çünkü vicdanı olan kişi akşam yatamaz, yaptığını düşünür, içi cız eder. Fakat bu kişinin kalbinde merhamet, pişmanlık, vicdan kalmadığı için vahşi hayvana dönmüştür. Vahşi bir hayvan gibi akşam olunca karnı tok yatar.
Allah Kur'ân'da bu tip insanlardan bahseder. Bunların kalbi var ama insan kalbi değil, gözleri var ama insan gözleri değil, kulakları var ama insan kulakları değil. Bunlar hayvanların duygularına ve duyularına sahipler. Onlar gibi bir hayat sürerler.
Bunlar iyilik nedir bilmezler. Küçük iyilikleri bile yapmazlar. Yaptıkları iyilikler; oltanın ucuna takılmış yemdir. Balık bunu kendisine bir ikram zanneder ama bu onun sonu olur. Bunların iyilikleri yemdir, avlama aracıdır.
Bunlarla yaşıyoruz. Aramızdalar. Senden alacağını isterken vahşi
🔥Bir zamanlar halka güç veren karşı kültür idealistleriydiler. Bugün ise açgözlü tekelciler haline geldiler. Devlet tarafından herhangi bir şekilde dizginlenmektense demokrasimizi yok etmeyi tercih edecek durumdalar. Ve durdurulmaları gerekiyor.I. Şu Deccal SaçmalığıAmerikan teknokrasisinin yükselişini yirmi ikinci yüzyılda inceleyecek tarihçiler, bu dönüşümün zirvesini Peter Thiel’in Eylül ve Ekim 2025’te San Francisco’daki Commonwealth Club’da verdiği dört konferansta bulabilir. Thiel’in serveti 29 milyar dolar. Kendisi veri madenciliği devi Palantir’in yönetim kurulu başkanı ve PayPal’ın kurucularından biri. Bu tarihçiler, Amerikan teknokrasisinin garajlarda tuhaf icatlarla uğraşan, Whole Earth Catalog okuyan neşeli tiplerden Philip K. Dick kehanetlerini hayata geçiren karanlık oligarklara dönüşümünü izlerken, o dört konferansa özel bir yer verebilir. Konferansların konusu Deccal’di.Thiel şöyle açıklıyordu: “On yedinci, on sekizinci yüzyılda Deccal, bir Dr. Strangelove olurdu; bu türden kötü, çılgın bilim yapan bir bilim insanı.” Thiel konuşurken dışarıda onlarca protestocu yürüyordu. Bazıları şeytan kostümü giymişti. Ellerindeki pankartlarda “Son Yakın / Palantir Yoldur / Thiel Yolu Gösteriyor” gibi ifadeler yazıyordu. Thiel devam etti: “Yirmi birinci yüzyılda Deccal, bütün bilimi durdurmak isteyen bir Luddit’tir. Greta ya da Eliezer gibi biridir.” Greta, İsveçli iklim değişikliği aktivisti Greta Thunberg’di. Eliezer ise Berkeley merkezli yapay zekâ eleştirmeni Eliezer Yudkowsky’ydi.
__Sınıf savaşı bundan daha zıvanadan çıkmış hale pek gelemez. Amerikan plütokrasisi hakkında ne derseniz deyin, ekonomik çıkarını nadiren dinî bir zorunluluk olarak çerçeveler. Ama Silikon Vadisi daha masum günlerinde bile büyüklenmeye yatkındı. Yalnızca yeni bir
“BENİM malûm fikrim; Türk romanı yoktur. Çünkü Türk romanı denilen, evvelâ Batı örneklerine nispetle ilk okul yazı emeklemelerinden daha iptidaî eserler son yüz yıl içinde ola ola, meselesiz, çilesiz ve ukdesiz, kartondan adamların gidip geldiği, yollarında eğlencelik yemişler satılan bir panayır yerinden başka bir şey olamamıştır.Tanzimat devrinin, çocuklara giydirilen paşa elbiselerine benzer biçare romanı, “Edebiyat-ı Cedide” çığırında gûya ilerleye ilerleye, nihayet zavallılıktan ahmaklığa terakki edebilmiş;Halid Ziya Uşaklıgilbaşta olmak üzere bu çığırın romancıları, yeni moda Batı taklitçiliği enayilerinin âdi sokak zamparası ve “onbaşı kültürü”yle techizatlı tiplerinden öteye geçememiştir. Düşünün ki, bu roman, Garp edebiyat ve felsefesinin en olgun demlerini kadrolaştıran ve kördüğüm halinde giriftleştiren 19uncu Asır sonları ve 20nci Asır başlarında, Fransız romanı bir taraftan cihana hâkimiyetini sürdürür, bir taraftan da Rus romanı Fransız romanını ezmeye başlarken, Batının her türlü ukdesinden gafil, seri malı roman temsilcisi (Gonkur Biraderler)i model diye ele almış, ne (Zola)yı, ne (Mopasan)ı, ne (Prust)u, ne (Dostoyevski)yi, ne (Tolstoy)u, ne (Gorki)yi, ne (Göte)yi, ne (Oskar Vayld)ı, ne de son Batı fikir cereyanlarını görebilmiştir.
Ondan sonraki “Fecr-i Âti” zemininde ve biraz ilerisinde romana ilk defa mesele getirir gibi olan bir Yakup Kadri Karaosmanoğlu varsa da, onun fert ve cemiyet üzerinde açabildiği, derinlik, “Edebiyat-ı Cedide”nin açtığı, küçük su birikintilerine mahsus oyuklara nispetle ancak diz kapağına gelen çukurları aşmaz. Ömer Seyfettin ve Refik Halid Karay birer usta satıhçı; Halide Edib Adıvar ise **zaten büyük mesele ve idrâke istidatsız; başta işe zarif bir kadın mizaç ve üslûbiyle girişip sonda işi feci bir ukalâlıkta bitiren ve -dönmeliği icabı- içinde yaşadığı cemiyetin
Masalların olmazsa, olmazı "belki" diye bir yazı yazmıştım. Şöyle devam ediyordu,
Olmayacak masal ülkesinin hayalleri olur gibi görünmüş gözüme. Kalbim de aldanmış demek, hele aklım hepten devre dışı kalmış, dünya sonu, hayat artığı gibi yarım kalmış. Yoruldum, her şeyi yapıp, hiçbir şey yapamamaktan. ✒️
İnsan mevcudiyeti, her an değişen bir oluşun içinde kendi sabitliğini koruma çabasıyla şekillenirken, bu akışın en karanlık yönü alışkanlığın sağladığı o uyuşturucu güvenlik hissidir. Varlığın özünde yer alan keskin ve huzursuz edici hakikat arayışı, zamanla yerini mevcudiyetin en az direnç gösterdiği yollara bırakır. Bir sabah aniden karşımıza dikilse varlığımızı sarsacak olan o yabancılaşma, zamanın sonsuz küçük parçalarına bölünerek ruhumuza sızdırıldığında birer karakter özelliği sanılmaya başlanır. İnsan, kendi yıkımını inşa eden tuğlaları her gün büyük bir titizlikle dizerken, aslında binanın çökmekte olduğunun farkına varmayıp sadece manzaranın biraz daha değiştiğini düşünür.
“İnsanlar birdenbire karşılarına çıksa şok olacakları türden kabul edilemez şeylere yavaş yavaş alışma yönünde ciddi ve güçlü bir eğilim sergiler.”
Ray Dalio, İlkeler: Hayat ve İş, s. 476 — Madde 11.2.b “Haşlanan Kurbağa Sendromu”
Bu ontolojik uyuşukluk, hayatın her alanında kendini gösteren bir irade felcine dönüşür. Başlangıçta ruhu tırmalayan her türlü bayağılık, estetikten ve ahlaktan yoksun her bir an, tekrarların gücüyle meşruiyet kazanır. Zihin, hayatta kalma içgüdüsünü yanlış bir yerden kurarak, içinde bulunduğu cehennemi cennete çevirmek yerine o cehennemin ısısına uyum sağlamayı seçer. Bu sinsi uyumlanma süreci, bireyin kendi özgürlük alanını genişletmek yerine, o alanı daraltan her türlü dış müdahaleyi doğal bir çevre koşulu gibi kabullenmesine yol açar. Hakikatin çıplak ve bazen can yakan ışığından kaçıp, alışkanlıkların sağladığı loş ve ılık kuytulara sığınmak, modern insanın en büyük trajedisidir.
İnsanın kendi felaketine bu denli titizlikle uyum sağlaması, meselenin ciddiyetini aşan tuhaf bir kara mizahı da beraberinde getirir. Isınan suyun içinde