Ergün Arıkdal, Anadolu Misyonu’nda devresel tamamlanma dönemine yaklaşırken Türk’ün ve Anadolu’nun kozmik döngüdeki yerini büyük bir netlikle ortaya koyuyor.
Bu kitap, sadece tarihsel bir okuma değil; aynı zamanda kolektif bilinç, kadim görevler ve yeni bilgi çağına hazırlık üzerine güçlü bir ruhsal çağrı.
Arıkdal’a göre Türkler, insanlığın geçiş yaptığı bu yeni devrede bilgi çağının öncülerinden olacak.
Bunun nedeni üstünlük iddiası değil; Türklerin tarih boyunca başkalarının tahammül bile edemeyeceği sınavlardan geçerek ruhsal dayanıklılık kazanmış olması. Bu dayanıklılık, yeni çağın gerektirdiği yüksek bilinçle birleştiğinde bir tür “ışık taşıyıcılığı”na dönüşüyor.
Kitapta özellikle İstanbul’un bilgi yayım merkezi olarak vurgulanması dikkat çekici. Arıkdal, İstanbul’u “bilgi ışığını muhafaza edebilen nadir güçlü merkezlerden biri” olarak tanımlıyor.
Bu ifade, hem şehrin tarihsel hafızasına hem de metafizik rolüne işaret ediyor.
Arıkdal’ın çağrısı çok net:
Maddeye esir olmadan, içsel ışığımızı koruyarak birlik bilincini, sevgiyi ve iyiliğin kelebek etkisini yaymak.Çünkü bu devre sonu kapanış zamanında yapılan her iyilik, her sevap, her bilinçli seçim tekâmülü hızlandıran bir titreşim yaratıyor.
Okurken bazı yerlerde gözyaşlarımı tutamadım; kitabın yoğun sevgi frekansı gerçekten hissediliyor.Tekâmülü hızlandıran iyilik, sevap ve bilinçli seçimlerin önemini derinden hatırlatan bir eser.
Funda Ergenekon yazarımızın derlemesi ve düzenlemesi ile; ilk yolculuğuna 21 Kadın 21 Öykü ile başlayıp, her yıl bir yazar ekleyerek bugüne kadar gelen, 26 Kadın 26 Öykü ( kadın öyküleri) kitabı; 245 sayfadan oluşuyor.
Her yolculuğun sonu vardır ama; kitabımızın sonunda bize bu yolculuğun artarak devam edeceği müjdesini vermiş sevgili Funda Ergenekon yazarımız.
Aybüke Çolakoğlu / Özgürlüğün Kanat Sesleri; Aysun Eliş Gözütok / Kara Kurbağası Üzerine; Bengi Tuna / İnsan Bazen Gitmeli; Burçin Kaya / Durduğun İçin Yol Bitti; Canan Partigöç / Vuslat; Dilek Altay / Yolda Düştük; Dilek İşcen Akışık / Sesli Veda;: Dursaliye Şaban / Kaçak; Elif Yalçın / Anlamlı Kaçış; Esra Sungun / Doğum; Fatoş Ürken / İki Yolculuk Arasında; Figen Kubilay / Sonsuzluğa Yolculuğumuz; Funda Ergenekon / Yola Sığamayanlar; Gülsüm Öz / Zincirli Palas; Hatice Demir Kaya / Kubar K.; İlknur Aydın / Bir Yol Var, Yoldan İçeri; Nil Sakman / Bir Melek Olma Sanatı; Özlem Barlok / Beyaz Sabun Kokusu; Pelin Gezeryel / Tren Garında; Seda Zıvana / Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar; Sevim Yunus Habip / Rayların Altında Kalan Zaman; Tuğba İnceoğlu / Domatesler; Tülay Duygulu Pırlant / Mistik Yolculuk Mardin; Türkan Dalgıç / Beş Saat, Bir Kule; Yeşim Sultan Gönen / Bitmeyen Yolculuk; Zeliha Türkkan / Sevdiğim Kadar Sevilmediğim Gün Büyüdüm adlı öyküleri ile bu güzel yolculuğa katılmışlar.
Çevremizde de görebileceğimiz, kendi başımıza da gelmiş olan, kendisi olmaya çalışan, her şeye rağmen ayakta kalmak isteyen, bazen başaran, bazen başaramayıp, acısını kendisinden çıkaran kadın öyküleri...
"Kendine ait bir yolu olmayan kadın, başkalarının yollarında kaybolur." Virginia Wolf
Yol, susarak öğrenilenlerin, konuşarak cesaret bulanların, geride bırakılanların ve henüz adlandırılmamış ihtimallerin izidir.
Mevlana'
Macbeth’i şöyle bir süzgeçten geçirip en samimi haliyle toparlayacak olursak; karşımızda sadece bir krallık mücadelesi değil, insanın kendi hırsıyla girdiği o devasa kumarın hazin sonu var.
Olay aslında çok insani bir noktadan başlıyor: Takdir edilmek ve daha fazlasını istemek. Macbeth başta dürüst bir savaşçıyken, o gizemli üç cadının "kral olacaksın" fısıltısı aklına bir kez düşünce, bastırdığı tüm o karanlık arzular uyanıyor. İşin içine bir de Lady Macbeth’in o manipülatif, "erkeksen yaparsın" tarzındaki kışkırtmaları girince, geri dönüşü olmayan o kanlı yola giriliyor. Ama trajedi tam da burada başlıyor; Macbeth o çok istediği tacı kafasına taktığı an, aslında ruhunu o tacın ağırlığı altında ezmeye başlıyor.
İlişkileri üzerinden bakarsak; Lady Macbeth başta çok güçlü, vicdanı devre dışı bırakmış bir profil çizse de, aslında suçun yükünü en erken o omuzluyor. O meşhur "el yıkama" sahneleri aslında fiziksel bir temizlik değil, zihninden atamadığı o suçluluk duygusunun bir dışavurumu. Kadın resmen kendi hırsının kurbanı olup akıl sağlığını yitirirken, Macbeth ise tam tersine hissizleşiyor.
Cadıların kehanetleri ise aslında Macbeth’in duymak istediği yalanlardan ibaret. Ona "sana kimse dokunamaz" gibi görünen ama aslında içinde büyük tuzaklar barındıran sözler veriyorlar. Macbeth bu kehanetlere körü körüne güvenip kibrine yenildikçe, etrafındaki herkesi birer birer kaybediyor ve yapayalnız kalıyor. Sonunda her şeye sahip ama aslında hiçbir şeye sahip olmayan, hayatın bir aptalın anlattığı masal kadar boş olduğunu fark eden, içi boşalmış bir adama dönüşüyor.
Kısacası bu hikaye; bir insanın zirveye çıkarken aslında nasıl dibe vurduğunun, gücü eline geçirdiğinde huzurunu nasıl elleriyle teslim ettiğinin öyküsü. Shakespeare bize şunu çok net söylüyor: Vicdanını
Turfanda mı Yoksa Turfa mı ? tezli bir sosyal romandır.
Eserin, biri yazarın şahsiyetine, öteki cemiyet ve devre bağlı iki cephesi vardır. Bu roman, Murat Bey'in öteki kitapları arasında kendi ideolojisini, hayat ve edebiyat görüşünü, şahsiyetini en iyi aksettiren bir çeşit "otobiyografik" eserdir. Gerçekten de romanın asli tipi Mansur Bey karakteri, fikirleri, davranışları ve çevresiyle hatıratından, hususi mektuplarından,
Mizan makalelerinden tanıdığımız Murat Bey'in ta kendisidir. Daha doğrusu kendi kendisinin idealleştirilmiş ve romanlaştırılmış bir örneğidir, Bunu belirtirken, Murat Bey'in, Jöntürklük devresinde, Avrupa'dan ailesine gönderdiği mektuplara zaman zaman "Mansur" imzasını attığını da ilave edelim.
Romanın ikinci cephesine gelince, Turfanda mı Yoksa Turfa mı? Il. Meşrutiyet romanına kadar benzeri olmayan bir sosyal tenkit romanıdır.
Gerçi onda ne Namık Kemal romanının şişkin bir belagat ve hitabetle konuşan kahramanlarını,
ne Sergüzeşt'in sanatkarane lirizmini,
ne Ahmet Mithat Efendi'nin sonu gelmez istitratlarla uzayıp giden sürükleyici vaka tertiplerini,
ne de Servet-i Fünun'un yapı ve üslup mükemmelliğini aramak beyhudedir.
Eserde bir aşk vakası bulunmakla beraber kahramanları sürükleyip götüren iç fırtınalarına, ince duygular, hayaller, ruh halleri üzerinde bir burgu gibi durmadan dönen tahliliere rastlanmaz. Vakıa bu romanın müspet şahısları hiç yanılmayan, sürçmeyen, nüanssız, sabit bir fikrin peşinde tek sapma göstermeden yürüyen, nasıl başladılarsa öyle devam edip giden tiplerdir. Onlarda roman boyunca herhangi bir değişme ve gelişme görülmez. Düz, tek cepheli, tek istikametlidirler.
Romancı, kahramanlarına her an hakimdir. Onları adım adım takip eder. İyilere açıkça hayran, kötülere amansızca düşmandır. Birincilerin en küçük bir hata yapmalarına imkan
Suç dolu bir distopyada kahramanımız 15 yaşında bir çete lideri olan Alextir. Kitabın ilk bölümünde işlediği suçların her birini okuyucunun şefkatine sığınmak istercesine mantığa bürünerek açıklıyor ve sonunda hapse atılıyor. Esas olay buradan sonra başlıyor. İkinci bölümde hapiste yaşadığı kısa bir kesitten sonra çıkmak için başvurduğu tedavi yöntemi. Tedavi nedir, ne işe yarayacak, sonuçları neler olacak asla bilmeden kabul ediyor. Tedavi süreci başlar başlamaz özel bir yöntemle iradesi devre dışı bırakılarak bir çeşit koşullanma ile şiddeti, saldırganlığı, cinselliği düşünemez hale geliyor. Tedavisi tamamlanıp özgür kalınca, çete lideriyken mağdur ettiği bazı insanlarla karşılaşıyor ama Alex onların yaptığı kötülüklere bile tepki veremez bir haldedir. Bu durumu kendi aleyhine kullanmaya çalışan siyasiler de devreye giriyor ve artık okuyucu “Ahlaki olan bireyin iyi olmayı seçmesi mi, yoksa otomatikleşmiş bir portakala dönüşerek mekanik olarak iyi olmak zorunda kalması mı?” Sorusunu düşünmeye başlıyor. Hikayesi akıcı ve dili sade bir roman. Sadece sonu benim hüsran olan, “madem yola gelecektin 170 sayfayı neden okuttun bize” diyerek bitirdiğim bir roman oldu :)
Muhammed Ali AksoyGölge Oyunu
Tiyatro sahnesinde bulunan maktulün kesik iki parmağı ve üzerinden çıkan şifreli dörtlük Polis Teşkilatını harekete geçirir.Bırakılan şifreli şiir,yedi cinayet işleneceğini gösterir.Bulunan her cesetin Komiser Enver’in gittiği yerlerde bulunması dikkat çeker.İlerleyen sayfalar da Enver,Polis Teşkilatı içinde bir köstebeğin olduğunu farkeder ve derin bir araştırmaya girer.Bu arada kendisine amirinin kızı olarak tanıtılan Özlem ile gönül ilişkisi kurar ama kızın soğuk davranışları Enver in dikkatinden kaçmaz.
Bir akşam Amirinin evine gittiğinde yine Özlem babasının evinde yoktur.Amiri mutfakta Enver e bir şeyler hazirlarken etrafı karıştan Enver bulduğu bir fotoğraf ve pasaport İle şüpheleri iyice derinleşir ve evi terk eder.Evden çıktıktan sonra peşine takılan arabanın içinden çıkan kişi ile şok olur cunku bu kişi yıllar önce öldü haberini aldıklarını devre arkadaşı Melih tir…
Planını düğümler ve gizemler üzerine kuran katil,kendisini bir cani olarak değil,adaletin olmadığı yerde ortaya çıkan bir Gölge olarak göstermiş.
Eseri okurken Devletin bu önemli kurumunda yaşanan yozlaşma,dönen rüşvetler insanı üzüyor.
Eskiden Polis Memuru olan şimdi ise özel Dedektiflik yapan Fuat ın,katili yakalamaya çalışırken kendi içindeki canavarla da yüzleştiğini anlıyoruz.Katilin bıraktığı her bir şiirde aslında birilerine dokunan şifreler olduğunu ilerleyen sayfalarda çözüyoruz.
Eserin sonu tam bir ters köşeydi.Taşlar bir bir yerine otururken,geçmişte yaşanan olayların bugüne olan bağlantılarını ve yüzleşmelerine şahit oluyoruz.
Son sayfasına kadar bizlerin merak duygusunu diri tutan bu eser,kesinlikle film olmalı arkadaşlar.
Edebi dille kaleme alınan polisiye eser arayışındaysanız #gölgeoyunu tam sizlik.Okuyun der susarım.
Muhammed Ali Aksoy
@fenikskitap @okuyankuzenler
Gölge OyunuMuhammed Ali Aksoy · Feniks Kitap · 202524 okunma