HAMPARSUM NOTASYONU ve MEŞK USÛLÜNÜN SONU...
(...) Bir Padişahın alenen musikî ile meşgûl olması, toplum hayatında nasıl benzer temayüllerin çoğalmasına sebebiyet verirse, III. Selim’in müzikteki başarısı da, onun devrinin “Türk müziğinin altun çağı” olarak nitelenmesini sağlamıştır. Sadullah Ağa, Küçük Mehmed Ağa, Vardakosta Ahmed Ağa gibi bestekârlar, III. Selim mektebinin baş temsilcileri olarak tanınmıştır. Kezâ Abdülbâkî Nâsır Dede ile Hamparsum Limonciyan’ın nota mucidlikleri, bu devre tekabül eder. Bilhassa “Hamparsum Notasyonu”, Türk müziği tarihinde mühim bir yer tutar ve mühim tartışmalara mevzu olur. Hamparsum Ağa’dan önce, Türk müziği “meşk usûlü” ile öğretilirdi; yâni bir üstadın dizi dibinde, ondan talim ederek, eski besteler hıfzedilir, özellikleri ve aralarındaki farklar öğrenilir, ancak bundan sonra yeni besteler yapılabilirdi. Bir beste yapmak için bütün geçmiş besteleri bilmek gerekir, öte yandan yüzyılların müzik hafızası nesilden nesile bu şekilde aktarılırdı. Bugün bazıları, Hamparsum Ağa’nın müzik yazısını icad ederek, Türk müziğinin eski eserlerini kaybolup gitmekten kurtardığını söylerler. Diğer bazıları ise, yazının işin ruhunu öldürdüğünü, yazıya geçirilişte de ruhu örseleyici bazı hatâlar yapıldığını, bu sayede bir tereddîye yol açıldığını düşünürler.
Selim Gürselgil, TÜRK MÜZİĞİNE GİRİŞ, -Türk Müziğinin Altun Çağı-, (I. Dönem, Ocak 1996, Feyyaz Aksakal imzasıyla)
Akademya Yazıları
Dijital Bunalım -I-
Uykusuzluk modern çağın en yaygın ibadeti olmuş. Gece üçte mavi ışık vuruyor suratlara. Parmaklar ekrana sürtünmekten yorulmuş ama. Uzun zamandır kimsenin kalbine dokunamamaktan muzdarip. Önce şaşırdım. Bir gencin gözlerindeki yorgunluğa. Bir annenin sabrına. Bir babanın suskun gururuna. Bir çocuğun ekran ışığında büyüyen yüzüne. Gecenin üçünde hâlâ ışık hızında kaydırabildiği parmaklarına. Şaşırdım. İçimde bir şey itiraz etti. Ekran kararmasının, bir mesajın gönderilmeden silinmesinin, şifrenin unutulmasının ölüm olduğu anlamsız geldi bana. Şaşırdım. Sonra. Kablo nehirlerinde yüzdüm. AVM kapılarının sabrını ölçtüm. Şehrin beton ormanında bir ağacın betonu delip çıkmasının ne anlama geldiğini düşündüm. İçinde internet yerine sabır olan bir taşı avuçladım. Ve sustum. Sonra yine sustum. Günlerce, haftalarca, hatta yıllarca. İçime attım her şeyi. Sadece izledim. “Sorun yok”ları giydim üzerime. “Herkes böyle”lerle düzelttim saçlarımı. Yüzüme “normaldir” sürdüm. Ve sustum. Metro istasyonlarında uzun uzun. Kalabalık meydanlarda. Kafelerin loş köşelerinde. Sokak başlarında, her biri yorgun birer nöbetçi edasıyla sarı sabır gibi yanan sokak lambalarının ışığında. Bilgisayarların başında. Sustum. Gürültünün konuşmak olmadığını. Sessizliğin yardım çığlığı olduğunu anladım. Sessizlik. Bazen korunaklı bir sığınaktır. Bir kale gibi. Sakinlik, dalgasız bir deniz. Rüzgarsız bir bozkır. Suskunluk ise dipsiz bir okyanus. İnsan o okyanusta kendi gerçeğini keşfeder. Keşfettim. Teknolojiden bunaldım. Duygu fukarası tuşlara basmaktan yoruldum. Ellerini nereye koyacağını bilmeyen bir robota dönüştüm. Ellerimi düşüncelerime verip yonttum içimdeki şüpheleri. Ve en büyük yalnızlığın kalabalık ağlarda kaybolmak olduğunu öğrendim. İnsanın bin kişiyle konuşup kimseye ulaşamadığını da.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
Sokratese soruyorlar".Niçin kederlenmiyorsun !" "Çünkü kaybettiğimde beni kederlendirecek şeyler edinniyorum!" Cevap bir ateş topu gibi yuvarlanıyor bir başka devre .ibni Hazm ,Endülüs'ün bahçeleri içinde bir güle çeviriyor onu .Hüzün: "Sonu üzüntüye varan dünyevi istekler." Yaşasın hüzün ,fakat ölüyor!
Sayfa 91·Kitabı okudu
MAHIR TURK SIYASI TARIHINI YORUMLUYOR
5. Devre-1971-12 Mart harekâtı, bu nispi denge döneminin sonu hakim ittifak içinde tekelci burjuvazinin tam denetim kurması. Artık ideolojisiyle, her şeyi ile tefeci bezirgân ve toprak ağalan siyasi hayatta etkinliğini kaybediyordu.
Askeri Darbeler Tarihi
Dijital Bunalım
Önce şaşırdım. Bir gencin gözlerindeki yorgunluğa. Bir annenin sabrına. Bir babanın suskun gururuna. Bir çocuğun ekran ışığında büyüyen yüzüne. Gecenin üçünde hâlâ ışık hızında kaydırabildiği parmaklarına. Şaşırdım. İçimde bir şey itiraz etti. Ekran kararmasının, bir mesajın gönderilmeden silinmesinin, şifrenin unutulmasının ölüm olduğu anlamsız geldi bana. Şaşırdım. Sonra. Kablo nehirlerinde yüzdüm. AVM kapılarının sabrını ölçtüm. Şehrin beton ormanında bir ağacın betonu delip çıkmasının ne anlama geldiğini düşündüm. İçinde internet yerine sabır olan bir taşı avuçladım. Ve sustum. Sonra yine sustum. Günlerce, haftalarca, hatta yıllarca. İçime attım her şeyi. Sadece izledim. “Sorun yok”ları giydim üzerime. “Herkes böyle”lerle düzelttim saçlarımı. Yüzüme “normaldir” sürdüm. Ve sustum. Metro istasyonlarında uzun uzun. Kalabalık meydanlarda. Kafelerin loş köşelerinde. Sokak başlarında, her biri yorgun birer nöbetçi edasıyla sarı sabır gibi yanan sokak lambalarının ışığında. Bilgisayarların başında. Sustum. Gürültünün konuşmak olmadığını. Sessizliğin yardım çığlığı olduğunu anladım. Sessizlik. Bazen bir ev gibidir. Bazen ağır bir kapı. Sakinlik, dalgasız bir deniz. Suskunluk ise derin bir boşluk. İnsan bazen orada kendini duyar. Duydum. Teknolojiden bunaldım. Duygu fukarası tuşlara basmaktan yoruldum. Ellerini nereye koyacağını bilmeyen bir robota dönüştüm. Ellerimi düşüncelerime verip yonttum içimdeki soruları. Ve en büyük yalnızlığın kalabalık ağlarda kaybolmak olduğunu öğrendim. İnsanın bin kişiyle konuşup kimseye ulaşamadığını da. Sustum. Tek başına iki kişi olmuş gölgemle kendimi dinledikçe sustum. Bu hızlı yapay dünyanın halini düşündükçe. Sustum. Her şeyin sanal ve robotik kurmaca olduğunu gördükçe. Sustum. Aynalar büyüttü suskunluğumu. Zamanla anlaşılır her
Dijital Bunalım -I-
Uykusuzluk modern çağın en yaygın ibadeti olmuş. Gece üçte mavi ışık vuruyor suratlara. Parmaklar ekrana sürtünmekten yorulmuş ama. Uzun zamandır kimsenin kalbine dokunamamaktan muzdarip. Önce şaşırdım. Bir gencin gözlerindeki yorgunluğa. Bir annenin sabrına. Bir babanın suskun gururuna. Bir çocuğun ekran ışığında büyüyen yüzüne. Gecenin üçünde hâlâ ışık hızında kaydırabildiği parmaklarına. Şaşırdım. İçimde bir şey itiraz etti. Ekran kararmasının, bir mesajın gönderilmeden silinmesinin, şifrenin unutulmasının ölüm olduğu anlamsız geldi bana. Şaşırdım. Sonra. Kablo nehirlerinde yüzdüm. AVM kapılarının sabrını ölçtüm. Şehrin beton ormanında bir ağacın betonu delip çıkmasının ne anlama geldiğini düşündüm. İçinde internet yerine sabır olan bir taşı avuçladım. Ve sustum. Sonra yine sustum. Günlerce, haftalarca, hatta yıllarca. İçime attım her şeyi. Sadece izledim. “Sorun yok”ları giydim üzerime. “Herkes böyle”lerle düzelttim saçlarımı. Yüzüme “normaldir” sürdüm. Ve sustum. Metro istasyonlarında uzun uzun. Kalabalık meydanlarda. Kafelerin loş köşelerinde. Sokak başlarında, her biri yorgun birer nöbetçi edasıyla sarı sabır gibi yanan sokak lambalarının ışığında. Bilgisayarların başında. Sustum. Gürültünün konuşmak olmadığını. Sessizliğin yardım çığlığı olduğunu anladım. Sessizlik. Bazen korunaklı bir sığınaktır. Bir kale gibi. Sakinlik, dalgasız bir deniz. Rüzgarsız bir bozkır. Suskunluk ise dipsiz bir okyanus. İnsan o okyanusta kendi gerçeğini keşfeder. Keşfettim. Teknolojiden bunaldım. Duygu fukarası tuşlara basmaktan yoruldum. Ellerini nereye koyacağını bilmeyen bir robota dönüştüm. Ellerimi düşüncelerime verip yonttum içimdeki şüpheleri. Ve en büyük yalnızlığın kalabalık ağlarda kaybolmak olduğunu öğrendim. İnsanın bin kişiyle konuşup kimseye ulaşamadığını da.