Masumiyet Müzesi’ni okurken yalnızca Kemal ile Füsun’un aşkına değil, aşkın insanı nasıl sabırla yaralayan bir hale dönüşebildiğine de tanıklık ettim. Bu roman bana, sevmenin her zaman yüceltici olmadığını; bazen beklemek, susmak ve vazgeçememekle ilgili olduğunu hissettirdi. Kemal’in aşkı ilerledikçe masumiyetin yerini yavaş yavaş bir tür dayanılmazlığa bırakması, beni de huzursuz eden ama bir o kadar gerçek bir duyguyla baş başa bıraktı.
Hikâye ilerlerken 1970’lerin İstanbul’u arka planda kalmıyor; aksine bu aşkın sessiz tanığı hâline geliyor. Evlerin içi, mahalle ilişkileri, gündelik eşyalar ve sınıfsal farklar, anlatılan duygulara derinlik katıyor.
Benim için Masumiyet Müzesi, aşkın en saf hâliyle birlikte en yorucu yanını da anlatan; okuyanı romantik bir hikâyeden çok, bir hatırlama ve kayıp duygusunun içine çeken etkileyici bir roman oldu.