Mick Jagger 1965’te ilk kez “Hiç tatmin olamıyorum!” şarkısını söylediğinde, geleceği gördüğünü bilemezdik. Jagger’ın 2013’te biyografi yazarına söylediğine göre, yaklaşık dört bin kadınla birlikte olmuş (yetişkin hayatındaki her on gün için farklı bir partner).
Dikkat ederseniz Mick cümlenin devamına “...ve en sonunda dört binde tatmin oldum. Tamamdır!” diye devam etmedi. Muhtemelen devam edebildiği kadar eder de. Peki “tatmin”e erişmek için kaç partner gerekir? Eğer şimdiye kadar dört bin tane partneriniz olduysa, hayatınızı dopaminin kontrol ettiğini, en azından seks konusunda, söyleyebiliriz. Dopaminin ana emri şudur: Daha fazla. Sör Mick, tatmini yarım yüzyıl daha arasa bile yine de bulamaz. Onun tatmin fikri, tatmin olmak değil, arayıştır. Bu arayış da sonsuz tatminsizliği ortaya çıkartan molekül, yani dopamin tarafından güdülenir. Birini yatağa attıktan sonra aklına gelen ilk şey başka birini bulmaktır.
Her şey yaşana yaşana eskiyor..
İnsan yorgunlaşıyor, kabiliyetleri zayıflıyor. İdraki diri tutmak, şuur kaybına uğramamak için fazladan dikkat ve hassasiyet gerekiyor. Bunun için de kalplerin ise pasa yenik düşmemiş, kararmamış olması gerekiyor. Hazana yenilmeden kalplerin ayarını baharda tutmak gerekiyor.
İki kitabın arasında yaşam sıkıcıdır (iki okumanın arası tekdüze, gündelik işlerle doludur), ama kitap farklı bir varoluş umudunu uyandırır. Kitaplar, gündelik yaşamın sıkıntısından kaçış değil, bir yaşamdan ötekine geçiş aracı olmalıdır.
❝
Peki beyin sıkıldığı zaman ne yapar? Dikkat etmez, ilgisini kaybeder ve uyku haline geçer.
…
Bunu anlamak için okullardaki, üniversitelerdeki, dünyanın her yerindeki şehir ve kasabalardaki kütüphanelere bakmamız yeterlidir. Bu kütüphanelerdeki insanların yarısı sizce ne yapıyor? Elbette ki uyuyor! Öğrenme alanlarımız, halka açık, büyük yatak odalarına dönüşüyor.
❞
Ancak Suriye eyaletlerinden gelen delegelerin tüm bölgeyi ilgilendirdiğini düşündükleri bir konu vardı: O da Filistin Mandası olacak bölgeye Yahudi göçü meseleydi. 19. yüzyılın sonlarında bölgeye Doğu Avrupa Yahudilerinin sınırlı bir göçü söz konusuydu ancak yüzyılın bitimine doğru Dünya Siyonist Kongresi ve Yahudi Teşkilatı'nın yaratılmasından sonra, Siyonistlerin İsrail Toprağı (Eretz Yisrael) olarak gördükleri arazileri elde etmek için sistemli teşebbüsleri olmuştu. Hayfa'daki Arapça gazeteler Jön Türk Devrimi'nin ardından daha liberal basın kanunlarından yararlanarak, Yahudi Teşkilatı'nın tarım arazilerini satın aldığına ve çiftçilerin mülksüzleştirilmelerine dikkat çektiler. 1911 Meclisi'nde Kudüs'ten iki delege, Ruhi el-Kalidi ve Said el-Hüseyni yeni gelen göçmenlere daha fazla toprak satışını durdurmayı denediler. Onlara Siyonistlerin bölgedeki tüm topraklar üzerinde tasarıları olduğundan korkan Şam vekillerinden biri olan Şükrü el-Asali de katıldı. Muhalif duruşları Halep'in kıdemli delegesi Nafi el-Cabiri tarafından desteklendi. Ancak Meclis'teki Jön Türk grubu Siyonistleri potansiyel müttefik olarak gördükleri için fikir birliği elde etmeyi başaramadılar. Genel olarak Araplar, Arap milliyetçiliğine karşı bir strateji oluşturanlara karşı varoluşsal bir tehdit hissetmemiş olabilirler ancak, bu tür duygular açıkça bir şekilde gazeteleri yayımlayan ve okuyan entelijensiya arasında ortaya çıkmıştı. Editörler ve köşe yazarları Filistin'de olanlara ek olarak, artan bir biçimde okuyucuların dikkatini imparatorluktaki statükonun daha da bozulmasını işaret edebilecek gelişmelere çekiyordu.