Malevil: Dünyanın Sonundan Çok İnsanlığın Yeniden Başlangıcı
Bazı kitaplar vardır; onları bitirdiğinizde hikâyeyi değil, fikirleri düşünmeye devam edersiniz. Robert Merle’nin Malevil romanı benim için tam olarak böyle bir kitap . İlk bakışta sıradan bir kıyamet sonrası romanı gibi anlaşılıyor. Nükleer bir felaket yaşanır, dünya yıkılır ve hayatta kalan insanlar yaşam mücadelesi verir. Ancak kitabı okudukça anlıyorsunuz ki Merle’nin asıl derdi dünyanın nasıl yok olduğu değil, insanlığın sıfırdan nasıl yeniden ayağa kalkacağı.
Romanın en etkileyici yanı, medeniyet dediğimiz şeyin aslında ne kadar kırılgan olduğunu göstermesi. Bugün hayatımızın vazgeçilmez parçaları olan devlet, hukuk, elektrik, iletişim ve ulaşım ağları birkaç dakika içinde ortadan kalkıyor. Geriye ise yalnızca insan kalıyor. İşte asıl soru burada başlıyor: İnsan, elindeki tüm teknolojik ve kurumsal araçlar yok olduğunda nasıl bir toplum kurar?
Malevil’de hayatta kalan insanlar yalnızca yiyecek bulmaya çalışmıyor. Aynı zamanda yeni bir düzen kurmaya çalışıyorlar. Bu nedenle roman bana bir macera hikâyesinden çok bir siyaset ve toplum felsefesi denemesi gibi geldi. Robert Merle, karakterleri üzerinden farklı yönetim biçimlerini, liderliği ve iktidarın kaynaklarını sorguluyor.
Romanın merkezindeki Emmanuel Comte karakteri özellikle dikkat çekici. Günümüz popüler kültüründeki kıyamet sonrası kahramanlar gibi kaba kuvvetle öne çıkan biri değil. İnsanları ikna edebilen, güven veren ve ortak amaç etrafında toplayabilen bir lider. Onun karşısında ise dini kullanarak korku üzerinden otorite kuran Fulbert bulunuyor. Aslında romanın gerçek çatışması da burada yatıyor. Bir tarafta iş birliği ve rıza üzerine kurulu bir toplum modeli, diğer tarafta korku ve dogma üzerine inşa edilmiş bir düzen.
Malevil’i benim
Bu kitap ve "Ülkenin Sonuna" kitabını yorumlarından habersiz okuma listeme almıştım. Esas sebebim sitedeki önceki incelemelerde de dikkat çekildiği üzere yazarın kimliği ve görüşlerini, deneyimlerini merak etmemdi.
Artı ve eksiler listesi yapmak istiyorum. Stand up gösterisi izlemeye bayılırım, kitap iki saatlik bir gösteri formatında ilerliyor ve bu gerçekten okumayı enteresan kılıyor. Başta hiçbir bölüme ayrılmaması korkutmuştu ve nerede mola vereceğime karar veremiyordum ama sonra alıştım. Yine de pek normal stand up'lara benzemiyor yazar hiç gösteri izlememiş mi dediğim de oldu. Bu şovları beğenip beğenmemeniz okuma deneyiminizi etkilemeyecektir.
Kitabı kafamda üç bölüme ayırdım. Ve bunlardan en yoğunu tabii ki son parçaydı. Gereğinden fazla uzatıldığını hissettim bu kısım belki de biraz ayarlabilirdi. Ne yazık ki elim bir türlü kitaba gitmedi, iki yüz sayfalık kısa bir kitabı bitirmem günlerimi aldı.
İçerisindeki şakalar vb. derken kültüre dair birçok bilgi edindim, bu kesinlikle çok hoştu. Okuduğum için pişman değilim. Fakat booker ödülünü nasıl almış onu da çok anlamış değilim.
Fihrist’in Opera klasikleri dizisini okumaya başladım. Açıkçası beklentim yalnızca bir librettodan ibaret bir metin okumaktı. Fakat L’Orfeo, hem operanın doğuşuna hem de müziğin bir hikâyeyi nasıl taşıyabildiğine dair oldukça kapsamlı bir giriş niteliğinde çıktı karşıma.
Claudio Monteverdi’nin 1607 tarihli L’Orfeosu bugün hâlâ sahnelenen en eski operalardan biri olarak kabul ediliyor. Kitap, eserin librettosunu sunmakla yetinmiyor; önsöz, tarihsel arka plan ve değerlendirme yazılarıyla birlikte operanın neden bu kadar önemli olduğunu da anlatıyor. Operaya uzak biri olarak benim için en ilgi çekici taraflardan biri buydu. Çünkü metni okurken yalnızca Orpheus’un hikâyesini değil, aynı zamanda operanın nasıl ortaya çıktığını ve neden bir dönüm noktası sayıldığını da öğreniyorsunuz.
Yunan mitolojisinden bildiğimiz Orpheus ile Eurydike’nin trajik hikâyesi eserin merkezinde yer alıyor. Sevdiği kadını ölümden geri getirmek isteyen bir adamın yeraltı dünyasına inişini anlatan bu hikâye, aslında aşkın sınırlarını, kaybı ve insanın kader karşısındaki çaresizliğini sorguluyor. Mitolojik bir anlatı olmasına rağmen duygusal tarafı son derece insani. Belki de bu yüzden dört yüz yılı aşkın süredir yaşamaya devam ediyor.
Eser yalnızca müzik açısından değil, edebiyat, mitoloji ve tarih açısından da ele alınıyor. Özellikle Orpheus figürünün antik kaynaklardan nasıl devralındığı ve Monteverdi ile Striggio tarafından nasıl yeniden yorumlandığına dair bölümler, librettoyu daha bilinçli okumayı sağlıyor. Böylece metin yalnızca bir opera metni olmaktan çıkıp kültürel bir yolculuğa dönüşüyor.
Kitabın fiziksel tasarımı da ayrıca dikkat çekici. Kapağın barok estetiği çağrıştıran görselliği, içerikle uyumlu bir atmosfer yaratıyor. İtalyanca metnin Türkçe çeviriyle birlikte sunulması ise hem
cok begendigiö bi yazar olan serkan hocamdan yine cok cok akıcı ve anlasılır bir sinirbilim kitabı... okuması keyifliydi dedigim gibi cok akıcıydı, icinde bir cok terim ve bilimsel bilgi olmasına ragmen cok rahat takip edebiliyorsunuz kitabı. ama soyle ki verilen bilgilerin bir cogu artık gununuz sosyal medyasında reelslarda sıkca karsımıza cıkan bilgiler gibi geldi. sanki cogunu daha once okumusum da bildigim seylerin tekrarıymıs gibiydi. bu tamamen benimle ilgili de olabilir serkan hocanın her yazdıgını takip ediyorum extradan beyinle ilgili de bi cok arastırma yapıyorum belki o yuzden bana tanıdık gelen konulardı ve okurken cok icime isleyip de sasırdıgım ufkumun acıldıgını soylemem. hele de sonlara dogru cocuk yapmak hakkında ya da nişler konusunda cok cok derin ve genelleme yapılmayacak konulara girisimler biraz kitaba mesafeli olmama neden oldu. kendileri de bircok kez soylemis bu konuların yanlıs anlasılmaya sebep olmasını istemediklerini ama iste bi bilemedim. yine de boyle bir kitap icin tesekkurler en kıs azamanda asktan sonrayı da okuayacagım
Özdemir Asaf'ın sağlığında yayımladığı yedi ayrı şiir kitabını tek bir ciltte bir araya getiriyor Çiçek Senfonisi.
418 şiirin yer aldığı kitabın en dikkat çekici yönü, Asaf'ın kelime tasarrufuna dayanan, az sözle çok şey anlatmayı başaran özgün üslubu.
Son derece sade, düz ve anlaşılır bir dil tercih etmiştir ve bu sadelik kitabın geniş kitlelerce sevilmesinin başlıca nedenlerinden biridir. Bu yalınlığın ardında ise rastgele bir duygusallıktan ziyade akılla kontrol edilmiş, matematiksel bir kurguya sahip, yoğun bir zekâ oyunu yatar.
Eserde aşk, ölüm, zaman, toplumla hesaplaşma, varoluş ve özellikle yalnızlık temaları baş köşede yer alır.
Çiçek Senfonisi, bir çırpıda okunup bitirilecek bir eserden ziyade; sindirerek, üzerinde düşünerek ve her bir şiirin kelime oyunlarındaki felsefi tadı damıtarak okunması gereken büyüleyici bir şiir bahçesidir.
Okumak iptiladır, müptelalara selam olsun!
Çiçek SenfonisiÖzdemir Asaf · Yapı Kredi Yayınları · 20229,4bin okunma
Jean-Jacques Rousseau’nun Dillerin Kökeni Üzerine Deneme adlı eseri, yalnızca dilin nasıl ortaya çıktığını açıklamaya çalışan bir çalışma değil; aynı zamanda insanın duygusal ve toplumsal gelişimine dair felsefi bir sorgulama niteliği taşıyor.
Rousseau’nun en dikkat çekici iddiası, dilin ihtiyaçlardan değil duygulardan doğduğu düşüncesi. Ona göre insanlar önce sevgilerini, korkularını, tutkularını ve özlemlerini ifade etmek istemiş, iletişim kurma zorunluluğu ise daha sonra gelmiştir. Bu yaklaşım, dili yalnızca bir araç olarak gören anlayışın karşısına oldukça özgün bir bakış açısı çıkarıyor.
Eser günümüz dilbilim çalışmalarının yöntemlerinden uzak olsa da, ortaya koyduğu fikirler bakımından hâlâ düşündürücü. Özellikle dil, müzik ve duygu arasındaki ilişkiye dair yorumları metni farklı kılan yönlerden biri. Rousseau’nun insan doğasına ve uygarlığın insan üzerindeki etkilerine ilişkin görüşleri de kitap boyunca hissediliyor.
Bu eserden kesin cevaplar bekleyenler hayal kırıklığı yaşayabilir; çünkü Rousseau’nun amacı bilimsel kanıtlar sunmaktan çok okuyucuyu düşünmeye sevk etmek. Benim için kitabın en değerli yanı da buydu. Dilin kökeni sorusundan yola çıkarak insanın kim olduğuna dair daha büyük sorular sorduran, kısa ama yoğun bir metin.
Felsefe, dil ve insan doğası üzerine düşünmeyi sevenlere tavsiye ederim.