Tolkien dendiğinde zihnimizde hemen puslu dağlar, kadim elfler, trajediyle yoğrulmuş krallar ve dünyanın kaderini omuzlarında taşıyan yorgun yüzük taşıyıcıları canlanır, değil mi? Oysa Ham'li Çiftçi Giles, o ağırbaşlı ve görkemli epik dünyanın yüzüne muzipçe gülümseyen; yanakları al al, göbeği hafifçe öne çıkmış, elinde piposuyla şömine başında oturan sevimli bir akraba gibi. Onu okurken, yazarın kendi yarattığı o devasa mitolojinin ağırlığından bir anlığına sıyrılıp, sadece eğlenmek için kalemi eline aldığını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.
Bu kısacık hikâyede kahramanlık, asil bir kanın ya da ilahi bir seçilmişliğin değil; tamamen tesadüflerin, birazcık sağduyunun ve bolca "aman tadımız kaçmasın" endişesinin bir ürünü. Giles, dünyayı kurtarmak isteyen biri değil. O, tarlasını sürmek, edebiyat tarihinin en korkak ama en abartılı konuşan köpeklerinden biri olan Garm ile didişmek ve rahat koltuğunda pineklemek istiyor. Fakat kaderin (veya yanlışlıkla ateşlenen eski bir tüfeğin) onun için çok daha ironik planları vardır.
Kitabın sayfaları arasında gezinirken yüzümden o sıcacık, hınzır tebessüm hiç eksik olmadı. Tolkien, bir dilbilimcinin ince zekâsıyla eski şövalye masallarını, saray dalkavukluklarını ve kibirli ama işlevsiz kralları öyle tatlı, öyle iğneleyici bir dille tiye alıyor ki, hayran kalmamak elde değil. Hele o meşhur ejderha Chrysophylax! Smaug’un o kan donduran haşmetinden ziyade; pazarlık yapmayı seven, canı tatlı, kurnaz ama bir o kadar da tuhaf bir şekilde "esnaf" zihniyetli bir sürüngen var karşımızda. Giles ile ejderha arasındaki o absürt, adeta iki tüccar edasıyla yapılan diyaloglar, eserin mizahi zirvelerinden biri.
Metin boyunca satır aralarından bize şu gerçek fısıldanıyor adeta: Şatafatlı kılıçlar, yaldızlı mektuplar ve yüksek perdeden edilen