Sesini biraz daha yükselterek, "Bundan bahsetmişken..." dedi. "Eğer sana aşık olmamı istemiyorsan, bu kadar tatlı görünmeye bir son vermelisin. Yarın ilk iş, hizmetçilerine senin için patates çuvalı diktireceğim!"
Koluna vurdum. "Kes sesini, Maxon."
"Şaka yapmıyorum. Bu kadar güzel olman senin için zararlı."
Sana cevap yazmadığım için özür dilerim. Yazmalıydım. Demek istediğim, "seninle bir daha asla konuşmayacağım," derken insanın aklına o öğleden sonra gezegeninin istilaya uğrayacağı gelmiyor.
Kapakları birer kelebek kanadı gibi çırpınan bu gözler, bu biraz aşağı sarkarak titreyen dudak ve bu bir çiçek kadar taze yüz ona müthiş bir hüzün verdi. Göğsü daralıyordu. Bilinmeyen bir yerden bir felaketin geleceğinden eminmiş gibi onu kendine çekerek sımsıkı sarıldı. Göğsünde hıçkıran baş ve kollarında titreyen vücut onu tutuşturuyordu. Dudaklarını ısırarak odanın karanlık duvarlarından birine gözlerini dikti ve saatlerce böyle kaldı.
Doğarken şimşekler çaktıran ve sonsuza dek alev alev yanan o destansı aşklardan birini yaşayacaklardı. Zamanın, mesafelerin ve hatta ölümün bile engelleyemediği bir aşk.