En beter dinsizlik, Tanrı'nın sadece bir hastalık tedarikçisi ve ölümün bekçisi olduğunu, yaşamı seçerek O'na itiraz edildiğini, O'na karşı gelindiğini kabul etmektir.
En beter dinsizlik, Tanrı'nın çektiğimiz fiziksel ve manevi acılardan memnun olduğunu, sevdiğimiz varlıklar ölümden kurtulduğunda ise O'nunla alay edildiği hissiyatına kapıldığını kabul etmektir.
Eski zamanlarda annelerin yarısı doğum yaparken yeni doğan bebeklerin yarısı da küçük yaşlarda ölüyordu. Ölümlerinden kim sorumluydu? Tanrı mı yoksa insanların cehaleti mi? Ben diyorum ki cehalet öldürür, ilerleme kurtarır. Tanrı'yı ilerlemenin düşmanı ve cehaletin müttefiki olarak göstermek isteyenler, benim gözümde dinsizdir. Ne Tanrı ile, ne dinle ne de büyük ulusumuzun öncülük ruhuyla bir alakaları vardır.
“Uykusuzluk sadece bir semptomdur, daha önemli bir şeyin işaretidir. Gerçek sorunu araştır. Bedenini dinle… Gerçek acının ne olduğunu görmek [istiyorsan], bir salı akşamı Birinci Komünyon’a uğra… Beyin parazitlilerini gör… Kemik erimesi hastalarını gör… Organik beyinsel bozuklukları olanları, hayata asılan kanserlileri gör…” (17)
O da bunu yapar.
Tüketim kültürünün kendine ve diğer insanlara yabancılaştırdığı, bir dosya dolabını andıran evinde toplumdan izole olmuş, sorgulamadan sürekli mekân ve zaman değiştirdiği işine bağlanmış, hepsinin sonucunda da yalnız kalmış anlatıcı, doktorun bu tavsiyesi ile hiç olmazsa toplumun bir parçasına, dolayısıyla da kendine, yeniden dönme şansını bulmuştur artık.
İşte Dövüş Kulübü tam da bu noktada, yabancılaşmadan topluma dönüş ayağında, ilk kırılma noktasını yaşar.