Kâmil Bey, ömründe Yakacık'tan öteye geçmemiş bir İstanbul çocuğuydu. Anadolu hakkında zaten hiçbir fikri yoktu. İstanbul'a gezgin satıcı, apartman kapıcısı, hamal, besleme sağlayan sınırları belirsiz bu memleket, elbet içinde yaşayanlardan başka türlü olamazdı. Öyleyse, kendi kendisine davranıp kalkmasını, isyan ederek silaha satılmasını ummak boşunaydı. İstanbul -İmparatorluğun başı- kubbelerden kamburlarını çıkararak böyle sinmişken, Anadolu ne yapabilir ki ?
Ansızın bastıran uykunun etkisiyle, aralanmış dudaklarının kenarında birikmiş ince bir tükürük çizgisinin yıpranmışlığı ve yaşlılığı açığa vurduğu bu her zaman yumuşak ve alaycı bir ifadeyle sürekli bir gençlik taşıyan suratın karşısında Rieux boğazının düğümlendiğini hissetti.
Daha garip olanı bu ki, kral yatağında nasıl yatar ve nasıl kalkar ve nasıl giyinir, seyrü temâşâ ederler imiş. Bu yüzden bize dahi bu türlü tekliflerde bulunarak ağırlık verirlerdi.