Öncelikle kitapta bir hikaye kurgusu okumayı bekleyenler bu beklentilerini bulamayacaklar. Kitap aslında biyografik örneklemelerle süslenmiş bir psikoloji ve felsefe kitabıdır. Yazarın beni en etkileyen yönü, kadere olan inancı ve bağlılığı olmuştur. Bu durum akılta kalabilmeyi öğütlemenin temel taşıdır. Bunu yaşamayan ve içselleştirmeyen bir psikiyatrın akışta kal demesi hep komik gelmiştr bana. Fakat kitabı okuduktan sonra, yazarla iletişim kurabilmeyi çok isterdim. Tanrı inancı olan, kader inancı olan ve dahası bunu yaşayarak anlamış bir bilim insanı olmak herkese vakıf olmaz. Bu anlamda kitapta, özellikle kendinizi sorgulayabileceğiniz, ve gerçekten ben olsam bu kötülüğü yapar mıydım diyeceğiniz onlarca satırla karşı karşıya kalıyorsunuz. Yazar, sizi kendi karanlığınızla yüzleştiriyor. Victor Frankl bir bilim insanına ve dahası bir psikiyatra yakışır şekilde, insanı iyi veya kötü diye etiketlemiyor. İnsanı, içinde bulunduğu koşullar çerçevesinde değerlendirip, kişinin kendi karanlığına ayna tutuyor ve dahi yargılamak yerine o koşullar altında bu şekilde davranıp davranmayacağınızı kendinize sormanızı sağlıyor. Sahi siz ne kadar karanlıksınız?...iyi okumalar...
“Bir keresinde arkamda duran adam sıradan biraz sapmıştı ve bu simetri bozukluğu SS gardiyanının hoşuna gitmemişti; ansızın kafama inen iki ağır sopa yedim. Ancak o zaman yanımda duran eli sopalı SS gardiyanını farkettim. Bu tür durumlarda insanı en çok yaralayan şey (ki bu hem yetişkinler hem de cezalandırılan çocuklar için geçerlidir) fiziksel acı değil, haksızlığın, mantıksızlığın verdiği ruhsal ıstıraptır. Gariptir, bazen, hedefini şaşıran bir darbe, hedefini bulandan daha çok yaralayıcı olabiliyor”
Jodi Picoult ile 2009 senesinde Yap boz kitabı ile tanıştım. Üzerine daha iyi kitap yazacağına inanmadığımı düşünme hatasına düşüp 11 yıl bu yazarı okumaya ara verdim. Fakat şimdi görüyorum ki 11 yıl kaybetmişim. Kitap Asperger sendromlu bir çocuğun etrafındaki dünyayı anlatıyor aslında. Okuduğunuzda asperger sendromlu olduğunuzu düşünmenize sebep olacak o kadar yer var ki. Çünkü kitabı okurken, özellikle aspergerli gencin söylediklerini dinlediğinizde iç sesinizi duyuyorsunuz adeta. Günlük hayatta kendinize bile itiraf edemediğiniz ne kadar saçma sapan şeyler yaptığınızı farkedip ona hak veriyorsunuz. Sizi, Jacob karakteriyle, içinizden dışınıza çıkartıp karşınıza oturtuyor Jodi Picoult. “Buyrun hayata bir de bu gencin gözünden bakın. Hasta diye yaftalayıp dışladığınız bu insan hasta değildir belki de ne dersiniz” diyor adeta. Belki de dışarıdan gördüğümüz hayatlar yanılsamadır. Belki de asperger sendromlu çocukların dünyasında bizim de bir sendromumuz vardır mesela. Onlar normaldir de biz x sendromluyuzdur diye düşünmeden edemedim bu kitabı okurken. Belki de normal olmayan bizleriz. Hatta o kadar anormaliz ki, duyarlı olan duyarsızlaşsın, çok düşünen düşünmesin, çok algılayan algılamasın diyecek kadar anormaliz belki de. İşte bu kitapta bunu sorguluyorsunuz. Geçmiş olsun.