'... bu benim kalbimdi: arka bahçede büyümüş bir çocuğun yasına daldım dün fena bilindi, arzu müptelâ ben kendimi senin için aldattım. ...' Haydar Ergülen
Eğer rol yapamayacak olsaydık bir saniye bile hayatta kalamazdık. Aslında bu bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Bizler hayatta kalmak için her gün rol yaparız. İnsanlar yalan söyler, sürekli bir şekilde… Düşündükleri şeyi söylemeyerek veya düşünmedikleri şeyleri söyleyerek ya da hissetmedikleri şeyleri göstererek. Bence ancak güçlü insanlar rol yaparlar. Duygularını saklayabilmek hissetmediklerini hissediyormuş gibi gösterebilmek gerçekten güç ister. Bu gücü de yalnızlıklarından alırlar. Ndene kendimizi olduğumuz gibi göstermiyoruz? Çünkü dışlanma korkusu, toplumda kabul edilme isteği çok güçlü bir motivasyon. Bazen duygularımızı, düşüncelerimizi, hatta bazen tüm kişiliğimizi bu maskelerin arkasına saklıyoruz. Toplumun bizden ne beklediğini sezerek, o beklentilere uygun bir maske takıyoruz. Bundan daha beter nefret ettiğim şeyse, insanların bunu zaman içinde kabullenmesi, özümsemesi, hatta sevmeye başlaması, bu şekilde giderek de rolünü yaptığı şeye dönüşmesi ve kendinden, kendini kendi yapan özelliklerinden kopmaya başlaması, bunları reddetmesi ve yok saymaya çalışması. Yani rolünü yine yap, ama başta mecburiyetten yaptığın bir şeyse zaman içinde olması gereken bu mecburiyetten kurtulabildiğin bir düzen tasarlamak ve eskisini kaldırarak bu yeni düzeni yürürlüğe koymaktır. Kendini ve kendinle birlikte çevreni bir şeylere mecbur bırakmak yerine kimsenin hiçbir şeye mecbur olmadığı bir hayatın daha tercih edilebilir olacağı açıktır. Bu yüzden önceden yazılmış senaryolar içinde roller takındığımız bir oyundur yaşam…
“Yeterince kitabın var” diyenlere cevabımız hazır.
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
1000Kitap
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
Sosyolojik açıdan bakıldığında, bir grubun "mağduriyet" etrafında kenetlenmesi ve bu mağduriyeti muazzam bir motivasyon kaynağına, hatta bir çeşit "misyonerlik" ya da ikna mekanizmasına dönüştürmesi sıkça rastlanan bir durumdur. Baskı ve dışlanma hissi, grup içi dayanışmayı artırırken, dışarıya karşı da bir meşruiyet ve alan kazanma mücadelesini körükler. Mağduriyet, sadece bir haksızlık anlatısı olarak kalmaz; yeni bir kimlik inşasının ve insan kaynağı devşirmenin en güçlü yakıtı haline gelir. Sözde demokrasilerde, siyasal yapılarıın gücü elde ettikten sonra onu koruma motivasyonu, aslında makro-tarihsel ve sosyolojik sistemlerin deterministik bir sonucudur. Güç, kendi varlığını sürdürmek için her türlü ittifakı, esnekliği ve pragmatizmi meşrulaştıran organik bir mekanizmaya dönüşür. Tarihsel kırılma anlarında sosyolojiyi iyi okuyan, o dalgayı arkasına alan ve sistemin açıklarını matematiksel olarak lehine çeviren yapılar, uzun vadeli kalıcılığın da kodlarını yazmış olurlar.
Sosyoloji
"Birçok insanın hayatta en büyük korkusu, sevilmemek değil, sevilmek uğruna kendisi olmaktan vazgeçmektir. İnsanlar, sadece 'kabul edilebilir' görünen taraflarını sergileyerek dünyada bir yer edinebileceklerine inanırlar. Oysa gerçek anlamda bir bağ kurulması ve sağlıklı bir yaşamın sürmesi, ancak kişinin kendi gölgesiyle, zaaflarıyla ve tüm kırılganlığıyla birlikte ortaya çıkabildiği o cesur alanda mümkündür. 'Normal' olmak uğruna ödenen bedel, çoğu zaman insanın kendi özgünlüğüyle olan bağıdır."
Alıntı