Biraz da tarih incelemeleri :)
Puan vermedi
Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki Türkiye Hüner Tuncer Doç. Dr. Hüner Tuncer’in titiz bir arşiv çalışması ve diplomatik birikimiyle kaleme aldığı Menderes’in Dış Politikası eseri, Türk dış politikası tarihinin en radikal dönüşüm süreçlerinden birini uluslararası ilişkiler disiplininin temel yapı taşları üzerinden analiz eden sarsıcı bir kitaptır, Tuncer, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini oluşturan ve geleneksel dış politikayı biçimlendiren Atatürkçü ilkeler ile 1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti (DP) iktidarı tarafından hayata geçirilen pratikler arasındaki derin kırılmayı mercek altına almaktadır. Kitap, temelde realist bir uluslararası politika perspektifiyle yazılmış olup, bir devletin kendi ulusal gücüne dayanmaksızın, salt bir süper gücün koruyuculuğuna ve dış yardımlara yaslanarak tam bağımsızlığını sürdüremeyeceği tezini savunmaktadır. Tuncer, yapısal analize geçmeden önce, Atatürk dönemi dış politikasının "gerçekçilik", "tam bağımsızlık", büyük güçler arasında denge kurma ve ideolojik dogmalardan uzak durma gibi temel prensiplerini anımsatarak, Menderes dönemindeki "sapmanın" teorik ve pratik boyutlarını daha görünür kılmaktadır. Uluslararası sistemin İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok kutupluluktan iki kutupluluğa evrilmesi ve Soğuk Savaş’ın tırmanması, Türkiye’nin jeopolitik konumunu kırılgan bir zemine taşımıştır. Eserde, bu dönemin en kritik eşiklerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı ertesindeki Türk-Sovyet ilişkileri ve SSCB’nin Boğazlar ile Doğu Anadolu üzerindeki haksız talepleri teferruatlı bir biçimde incelenmektedir. Yazar, bu noktada önemli bir tarihsel ayrım yapmakta; İsmet İnönü dönemindeki Batı’ya yakınlaşma hamlelerinin savaş sonrası koşulların ve Sovyet tehdidinin dayattığı istisnai, konjonktürel bir zorunluluk olduğunu belirtirken, DP iktidarının bu çizgiyi
Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki TürkiyeHüner Tuncer · Kaynak Yayınları · 20133 okunma
Puan vermedi·337 syf.··
2018 90. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 19 Eylül 2018 00:00
Sevgili kitabım, öncelikle hasta halimle okul bahçelerinde kah banklarda, kah kaldırımlarda bana eşlik ettiğin için teşekkür ederim :) Soruyla başlamak istiyorum. Kendi değerinizi hiçe sayacak, kendinizden vazgeçecek, olası bir ihanette bırakın hayatta kalmayı, ayakta kalamayacak kadar bağlanmak aşk mıdır? Saplantı mı? Efendim kitabımız oldukça akıcı. Konuyu kavrayana kadar elimden bırakamadım. Sonrasında da meraktan bırakamadım. Beklenmeyen bir savaş, kabileler arası bir soykırım, canını kurtarmaya çalışanlar, acısız ölmek için kurşun satın alanlar... Ve tabi ki ilk sayfalardan başlayan, sinir katsayımı arttırarak sonuna kadar devam eden gizem. Neden sinirlenmiş olabilirim? Karakterlerle birbirimize girdiğimiz için. Şöyle ki: Sevgili Nerissa... Tercihlerin o kadar aşktan yana oldu ki, yaşadığınız soykırıma, savaşa, geride bıraktıklarınıza, kayıplarınıza yeteri kadar üzülemedim. İnsanların çaresizlikleri diz boyuyken, sen sevdiğinin gözlerine bakınca dünya durduğundan o duyguların hakkını veremedim. Diyorsan ki:"benim istediğim aşkımı vurgulamaktı zaten" o zaman ayakta alkışlıyorum. Gerçi yine yanlış bir şeyler var. Bu kadar sırlarla dolu bir adam hayatındayken "güvenmeyi tercih ettim" diyerek yıllarca susamazsın hayatım. Evet adam gerçek olamayacak kadar süper olabilir ama seninde yaradılışına aykırı, kadınsın sen. İçini kemiren kuşkularla susup oturamazsın. İşte böyle, saf aşk, koşulsuz, sorgusuz sualsiz güvense aradığınız o kitap, bu kitap. Tarzı özgün olmakla birlikte, yakından takip ettiğim Sarah Jio'yu anmadan edemedim, bunu da belirtmeden geçemicem. "Aşk, insanları alt etmek için hayatın kurduğu en büyük tuzaktır." "Kendi yaramızı saramazken, başkalarının yarasına merhem oluruz bazen." "Sonsuz mutluluğa açılan kapıdır uzaklar... Mutsuz oldukça uzaklara
Güneşin Doğduğu YerYağmur Kutsal · Kumran Yayinevi · 201818 okunma
Reklam
10/10
·134 syf.··
Beğendi
·
2026 74. kitabı
Mozart’ın bestelediği ve Lorenzo Da Ponte’nin librettosunu yazdığı Figaro’nun Düğünü, opera tarihinin sadece en eğlenceli ve aynı zamanda en devrimci eserlerinden biridir. ️🩷 Fransız yazar Pierre Beaumarchais’nin aynı adlı tiyatro oyunundan uyarlanan bu opera, 1786 yılındaki ilk gösteriminden bu yana güncelliğini ve büyüsünü hiç kaybetmedi. Ben Mersin Devlet Opera ve Balesinden çok keyif alarak izlemiştim. Karşıma bir daha çıksa yine hiç düşünmeden izlemeyi tercih eder içinde kaybolur eririm Eser, Kont Almaviva’nın sarayında uşak olan Figaro ile Kontes’in hizmetçisi Susanna’nın düğün gününde geçer. Hikaye temelde tek bir güne sığdırılmış bir entrikalar yumağıdır. Kont Almaviva, gözü dışarıda bir çapkındır ve kaldırdığını iddia ettiği "ilk gece hakkını" Susanna üzerinde kullanmak ister. Figaro ve Susanna, Kontes Rosina’nın ve sarayın diğer renkli karakterlerinin yardımıyla Kont’a unutamayacağı bir ders vermek için zekice bir plan yaparlar. Peki devriminin ayak sesleri nerede geliyor ? Sınıfsal eleştiri sunma kısmında. Kont gücü elinde bulunduran kibirli, bencil pislik biridir. Hizmetçi sınıfından olan Figaro ve Susanna; zeki, pratik zekalı ve olayları kontrol eden karakterler olarak gücü eline alır:) Figaro’nun Düğünü, komedi olmasının dışında çok güçlü bir insanlık ve adalet manifestosu bence. Operanın sonunda Kont’un diz çöküp Kontes’ten af dilediği ve Kontes’in onu bağışladığı sahne sadece bir evlilik krizinin çözülmesi değil; sınıflar, cinsiyetler ve insanlar arasında bir uzlaşı ve barış çağrısıdır. ​Mozart, insan kusurlarını (kıskançlık, şehvet, kibir) yargılamadan, onları muazzam bir empati ve müzikal estetikle ele alan harika bir sanatçı Bu yüzden Figaro’nun Düğünü, yazıldığı çağın çok ötesinde her dönem için ayna niteliğinde harika bir eser.
Figaro'nun DüğünüWolfgang Amadeus Mozart · Fihrist Kitap · 20244 okunma
Puan vermedi·704 syf.··
2026 20. kitabı
Suç ve Ceza, ilk bakışta bir cinayetin hikâyesi gibi duruyor; ama derine indikçe bir zihnin kendi bodrum katına kilitlenmesini anlatıyor. Raskolnikov baltayı yalnızca yaşlı tefeciye kaldırmaz; merhametine, sıradanlığını kabul edemeyen gururuna ve kendini seçilmiş sanan kibirli tarafına da indirir. Asıl kırılma, kan döküldüğü anda değil, bundan önce başlar: Bir fikrin, kendini kanıtlamak için başka bir cana ihtiyaç duymasıyla. Bu yüzden ortada sadece yerde yatan iki beden yoktur; düşüncenin ortasında açılmış, kapanmayan karanlık bir çukur vardır. En çarpıcı taraf, cezanın dışarıdan değil içeriden başlamasıdır. Mahkeme henüz kurulmamıştır, polis kesin sonuca ulaşmamıştır, deliller bile pusludur; ama genç adamın ruhu çoktan sorgu odasına alınmıştır. Petersburg sokakları burada sıradan bir şehir değil, çatlamış bir bilincin haritası gibidir. Dar odalar, basık tavanlar, pis kokular, kalabalık caddeler, yoksullukla çürümüş yüzler… Hepsi iç dünyanın dışarı sızmış hâlidir. Sanki bütün şehir, kaçmaya çalışan bir vicdanın etrafına örülmüş karanlık bir labirenttir. Bence kahramanın en büyük trajedisi kötü olması değil, kendini olağanüstü sanacak kadar yaralı olmasıdır. O, büyük kişilerin yasaların üstüne çıkabileceğine inanır; fakat ilk adımda fark eder ki üstün olmak başka, ruhunu kaybetmek bambaşka bir şeydir. Teorisi kâğıt üzerinde keskindir, ama kan kokusuna dayanamaz. Aklı eylemini savunur, bedeni hastalanır; dili susar, bakışları ihbar eder; gururu dik durmaya çalışır, içindeki ses onu kemirir. Böylece cinayet, felsefi bir deneme olmaktan çıkar; ete bulaşan ve ruhta iltihaplanan bir yaraya dönüşür. Finalde asıl mesele “katil yakalanacak mı?” sorusu değildir. Daha derindeki soru şudur: Kendi karanlığından geri dönmek mümkün mü? Sonya burada yalnızca merhametin ya da
Alıntı
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,1bin okunma
Puan vermedi·208 syf.·
2026 24. kitabı
Dostlar, bugün elimizde sol-liberal akademinin ilahlaştırdığı ama satır araları doğru okunduğunda insan doğasının o kaçınılmaz trajedisini yüzümüze vuran çetin bir metin var: Judith Butler’ın İktidarın Psişik Yaşamı. Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan bu kitap, öyle vapurda ya da sahilde çerez gibi okunacak bir şey değil. Arkasında Hegel, Nietzsche, Freud ve Foucault gibi devlerin mirası var. Butler’ın sorduğu soru net: İnsan, kendisini ezen ve kısıtlayan iktidara neden bu kadar tutkuyla bağlanır? Biz iktidarı hep dışarıdaki bıyıklı bir devlet, polis ya da baba figürü olarak düşünürüz; o bizi ezer, biz de ona direniriz. Butler bu liberal ezberi darmadağın ediyor. İktidar sadece tepene binen bir güç değildir; seni sen yapan, “özne” olarak dilde ve toplumda var olmanı sağlayan temel kaynaktır. Bir bebek düşünün; hayatta kalmak için kendisini büyütecek yetişkine mutlak bir sevgiyle bağlanmak zorundadır. Bu ilksel bağımlılık, insanı manipülasyona en açık hâle getiren yerdir. Ama insan psişesi yok olmaktansa sisteme entegre olmayı seçer: “Hiç var olmamaktansa, madun (köle) olarak var olmayı tercih ederim.” Althusser’in dediği gibi, polis caddede arkandan “Hey sen oradaki!” diye bağırdığında suçlu gibi arkana dönüyorsan, yasa daha seslenmeden önce ruhun boyun eğmeye çoktan hazırdır. Yani dostlarım, özgürleşmek adına sarıldığımız o “özne” kimliği, aslında sisteme verdiğimiz ilksel bir biatin ürünüdür. Nietzsche’den mülhem düşünürsek; dışarıya akıtamadığın, sisteme karşı yöneltemediğin o hırçın özgürlük içgüdüsü ne yapar? İçeriye, kendi üzerine döner. Alın size “Kara Vicdan”. İnsan, kendisini cezalandırmaktan, günahkârlık hissetmekten mazoşist bir haz almaya başlar. Hegel’in “Mutsuz Bilinç” dediği, kilisede diz çöküp kendisini dışkı kadar değersiz gören o tövbekâr dindar, aslında
İktidarın Psişik YaşamıJudith Butler · Ayrıntı · 201547 okunma
Süleymaniye’nin Donsuz Şıllığı!
9/10
·400 syf.··
2026 40. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 01 Haziran 2026 18:21
Cehennem başkalarıdır, der Jean-Paul Sartre, cevap verir adeta Nermin Yıldırım, “Sadece cehennem değil, cennet de mi başkalarıydı yoksa?” Acı bir şekilde gülümser Fyodor Dostoyevski, cehennem, “Daha sevememekten doğan acıdır.” Daha sevememek, toplumun, senin sevme yetin yok olana dek ruh ve beden sağlığınla oynaması ve yok oluşunun ardından sanki hiç var olmamışsın gibi kayıtsız kalması. “Şu kadın da intihar edecek başka zaman bulamamış mıydı?” ”Allah insanı kötü kişilere akraba değil, komşu bile etmesin!” Her şeyin bittiği yerde başlıyor kitap. Sahil kayalıklarında bir kadın cesedi. “Kadın”, “ceset”. Yaşayan kadınlar var kitapta, ailesine ve topluma rağmen ayakta kalmaya çalışan, nefes alışına yaşamak denilen kadınlar. Ölü bedenlerini sürükleyen, toplumun yüklediği tüm görevleri eksiksiz yapmalarına rağmen tutunamayan, bedenleri “et” olarak görülen, doğuran, tecavüz edilen ve en büyük zararı yine hemcinslerinden gören kadınlar. Ölü kadınlar var kitapta. Bireyin kötülüğünü okuduğunu sanıyorsun okurken, öyle usta portreler çizmiş ki yazar, başlı başına “tip” olmuş, kötüyüm diye haykırıyorlar yüzüne! Lakin hayır diyor Orhan Kemal, onlar kötü değil, kötü olan bir çark ve onlar yalnızca o çarkın dişlileri. Onlar kötü olmasalardı yerine gelecek kişiler kötü olacaktı. “Cehennem toplumdur.” “Kadın, erkeğin arzularına nedensiz, niçinsiz boyun eğmekle yükümlüydü. Çünkü erkek, kadının küçük tanrısıydı.” Olanca sıradanlığıyla devam ediyordu hayatlar. Olanca güzelliğiyle hayalleri vardı insanların. Kimi evinde mutlu olmayı, kimi güler yüzle karşılanmayı istiyordu. “Ne oldum deme,” diyordu hayat, “Ne olacağım,” “Ne öleceğim,” de. Hiçbir kahraman bilemezdi sonunun böyle olacağını, tıpkı şu an sıradan hayatlarımızın içinde sonumuzun nasıl olacağını bilemememiz gibi. Kara gün kararıp gidiyordu.
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,2bin okunma
Reklam
Reklam