Senin kafan, senin zihnin, bir otel mutfağı değil ki, bir şeyleri eski teneke kutuları gibi atamazsın. Kafan bir yerden daha çok bir nehir gibidir, sürekli hareket eden, değişen. Nehrileri düz akıtmazsın.
"Biliyorum, ben de biliyorum şu insan yaratığının her bir şeyi berbat ettiklerini.
Tanrı hiçbir yaratığı onlara benzetmesin. Onlar gibi, Tanrı hiç bir yaratığı ölüm karşısında delirtmesin. Biliyorum, onların işi doğumlarından ölümlerine kadar kendilerinden, ölümden, gerçeklerden kaçmak. Ve bu kaçıştan, korkudan dolayı önlerine ne çıkarsa yok etmek...
Sonsuz bir inceliği var iğne tutan parmaklarının. Oysa tokuz inceliklere. Öyle hantal, kocaman ki ellerimi, ayaklarımız… Biz o mutlu günlere yetişemedik. Sakız sarısı güllerin, pembe karanfillerin işlendiği günlere yetişemedik. Hiç bir şeye yetişemedik. Hep geç kaldık. Ya da erken mi başlandı koşmaya nedir? İkisi arasındaki farkı bulamıyorum.
Tek başına mutlu olmak sana azap veriyor, zor geliyor! Bu mutluluğu son zerresine kadar hak etmiş olmak için, belki de vicdanını rahatlatmak için didinmeye başlıyor, kendini yiyip bitiriyorsun.