İnsanların evliliği bir yapbozun iki eksik parçasının bir araya gelmesi ve birbirlerine tam uyuduklarını fark etmesi olarak tanımladıklarını duymuştum. Ama bu doğru değil. İnsanlar birbirlerinden farklı ve bu iyi bir şey. Farklı yapbozların iki parçası, biri diğerine uymak için kırılmadığı, eğilip bükülmediği, değişmediği sürece birbirini oturmaz oturamaz.
Sayfa 134
Zamanı kontrol edemeyiz ama o zamanı nasıl yaşayacağımızı seçebiliriz. Eğer verdiğimiz kararlar içimizde bir huzur bırakıyorsa işte o an bizim için doğru zamandır. İçimiz daralıyorsa ve sürekli bir şeylerin eksik olduğunu hissediyorsak belki de henüz hazır değilizdir.
Sayfa 19·Kitabı okudu
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Üvercinka
Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye Lâleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor Bütün kara parçalarında Afrika dahilAydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma Yatakta yatmayı bildiğin kadar Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Şiir
ULYSSES ve VAROLUŞÇU FELSEFE...
(...) Lewis Mumford’un Ulysses görüşünü Varoluşçu felsefenin iki temel ilkesi bakımından ele alalım: “Başşehrin her köşesini menfî canlılık suretleri sarmış… James Joyce Ulysses’te bu birsâmlı vaziyeti yansıtmıştır; ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde yaşayan Leopold Bloom’un, gazete ve reklâmların muhtevasını kusan aklını sergilemiştir. Onunki, bölünmüş bir şehrin tahlil edilmiş aklıdır; belki de dünya başşehrinin normal aklı…” I. Kişinin kendi kendini tâyini, aynı zamanda “başkası”nı tâyinidir: “Bölünmüş şehrin tahlil edilmiş aklı”, Joyce’un kendi aklıdır ve Joyce bu akla “Ulysses” ismini vermiştir. Bir diğer ifadesiyle Joyce’un ürpertici boşluklar, marazî hislerin zorlamaları, zayıf düşürücü endişeler, karanlık arzular ve tatminsiz ihtirasların cehenneminde ortaya koyduğu kendisi, “Ulysses”tir. Tıpkı tarihteki adaşı gibi, bin bir talihsizlik ve belânın kucağında… Joyce’un Ulysses’te ortaya koyduğu bu “ben”, aynı zamanda “başkası”dır, “insan”dır, “zaman”dır. Mumford’un nezaketle ifade etmeye çalıştığı gibi, Joyce kendi benliğine işaret ederek “zamanın sureti”ni göz önüne sermeye çalışmış, bir nev’î kendi aklını küllîleştirerek “küllî akıl-selim akıl” olarak belirlemeye çabalamıştır. **Bu davanın aslı ve hakikati İslâm’dadır ve İslâm olmadan olmaz. “İnsan, Allah katında bakan gözbebeği gibidir; Allah kuluna onunla nazar eder, bu yüzden ona İNSAN ve HALİFE dendi.” Batı’da “aydın sorumluluğu” olarak yarım yamalak bilinen “çağına şahidlik” görevi, İslâm’da “Mü’min sorumluluğu” olarak yerine getirilmesi gereken “hilâfet” görevidir. Kişinin kendinde olma isteği, başkasında oldurma isteğinin aynıdır. Bu mânânın mihrâk noktasında bulunan “derin ve gerçek Mü’min”,
Selim Gürselgil, (I. Dönem, Sayı 7, Temmuz 1997), ULYSSES ve TİLKİ GÜNLÜĞÜ -II-, (Yolculuk ve Sürücülük, Yelteniş ve Eriş) NOT: 6 Haziran 1997 tarihinde Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde verilen konferans metnidir.
Akademya Yazıları
Bundan sonra Keleş sana da aile olur be Aslı...
"İyi insanlar hepsi. Keleş de öyle, kızlar da... Çok sevdim. Burada, böyle ailen olması çok güzel, Seziş. Sanki Allah'ım sende eksik olan her şeyi tek tek veriyor sana. Fark ettin mi?" Duraksadığımı anlayınca hızla bana döndü. "Bir aşktı senden alınan. Doğru olmasa da Bilal'i sevdiğini sanmıştın uzun yıllarca. Sanki tüm aşkları kıskandırmak ister gibi Turan gelmiş hayatına. Sana yemin ederim, o kadar eminim ki seni üzmeyeceğinden. Beni ilk arayıp âşık oldum dediğinde kızmıştım sana. Yıllar sonra nasıl böyle bir şey olur, nasıl bana yine aynı cümleyle gelirsin diye düşünmüştüm. Onu görünce anladım. Seni üzenin hayatını kısaltır ama senin gözünden bir damla düşürmemek için her şeyi yapar o. Bunu gördüm." Kafasını kaldırıp yanağımdan öptü. "Yıllarca akademide, askerlik hayatında yalnızlık çektin. Seni tanıdığımdan beri aile yaraydı sende. Hepimize bir yuvayken senin evsizliğindi ailen. Sanki bir yaraydı sendeki, derin ve kapanmayacak bir yara. Allah'ım kocaman bir yara bandı yollamış. Keleş, aile; kızlar, dost olmuş sana. Hem çok sevindim hem de... yalan söylemeyeceğim, keşke ben de seninle olsaydım, dedim. Kıskandım aranızdakini. Birbirinizin her şeyine kadar bilmenizi, desteğinizi..."
MIMARLIK
Tamamıyla belli, kayıtsız şartsız kavranabilir şekillerin bir güzelliği vardır, ama bunun yanında da, temeli asla kavramamaz olana, esrarlı’ya, yüzündeki peçeyi hiçbir zaman tam olarak açmayanna, çözümlenemeyecek olana, her an başka bir şeymiş gibi görünene dayalı ikinci bir güzellik de vardır. Birincisi klasiğin, ikincisi de bor’un mimari ve dekorasyon tipleridir. Birinci de şeklin tamamıyla görüntüye girmesi, daha üstüne olamayacak bir bellilik; ikincideyse, gerçi hala gözü rahatsız etmemeye yetecek kadar bir belirlilik varsa da, seyircinin artık daha ötesini istemeyeceği dereceye varan bir Wesellilik bahis konusu değildir. İşte, geç gotik-yüksek gotikden, barok da-klasik Rönesans’tan, bu bakımdan öteye geçmişlerdir. İnsanın mutlak bellilikten zevk aldığı iddiası doğru değildir; çok geçmeden o , besbelli olandan yüz çevirir ve gözün hiçbir zaman tam olarak tanımmayacağı şeyler ister. Klasik sonrası üslup değişiklikleri istediği kadar çeşitli olsun, görüntünün kavranabilir oluşundan kaçınırlar. Burada esasta iki ayrı sanatla karşı karşıyayız; kavranabilirlik ya da eksik kavranabilirlik. Klasik mimarinin taşıyıcı ya da taşınan bütün elemanlar için tam ifadeyi bulmuş gibi göründüğü bir anda , bu formüllerin zorlama, donuk ve cansız şeyler olduğu duygusu uyandı. Yeni sanatın Amentüsü , tamamlanmış ve son sözünü söylemiş bir şey yapmanın mümkün olmadığını ilan ediyordu; mimarinin canlılık ve güzelliği onun görünüşündeki sona ermemişlikte, seyirciye daima yeni manzaralar sunan sonsuz olma halindeydi.
Sayfa 245