Fantastik ile tarihin iç içe girdigi doğrumu degilmiyi dedirtip sürekli bir merak ve şaşkınlık içinde sürükleyip o şekilde sonlandiran güzel bir eser⚘️
"Harari’nin Hayvanlardan Tanrılara: Sapiens kitabını okurken, insanın sadece evrimsel bir kazadan ibaret görülmesi ve manevi derinliğimizin bu kadar sığ bir 'kurgu' olarak etiketlenmesi beni ikna etmedi. İnsan, biyolojik bir yapıya sahip olsa da, o yapının içine sığmayan bir ruha ve anlam arayışına da sahip. Harari'ninki ise bir kitabın sadece kağıt ağırlığını ve mürekkep miktarını hesaplayıp, içindeki o muazzam hikayeyi yok saymak gibi. Bu nedenle kitabın şu önermelerine katılamadım;
-Bir sanat eserini sadece boya ve tuvalden ibaret saymak nasıl bir sığlıksa, insanı sadece et ve kemik yığınından ibaret görmek de aynı hatadır.
-Hayvanlar sadece içgüdülerinin kölesidir; insan ise biyolojik dürtülerine 'hayır' diyebilen, oruç tutan veya bir ideali uğruna canını verebilen tek canlıdır.
-Eğer sadece hayatta kalmaya çalışan birer hayvan olsaydık, neden şiire, sanata ve gün batımının rahatlatıcı etkisine ihtiyaç duyardık ki? Bizi bu dünyadaki 'fayda' arayışının ötesine geçiren şey, ruhumuzun bu dünyaya sığmadığının kanıtı bence.
-Hayvanlar sadece 'burada ve şimdi' ile ilgilenirken insan ise 'ölümden sonrasını', 'adaleti' ve 'sonsuzluğu' sorgular. Maddeye hapsolmuş bir varlık, maddeden bağımsız bu kadar derin kavramları hayal bile edemez sanki?
Sonuç olarak bu kitabı okumuş olmak benim için inancımı sarsan bir süreç değil; aksine, modern dünyanın insanı sadece biyolojik bir metaya indirgeyerek nasıl yalnızlaştırdığını bizzat kendi kaynaklarından görmemi sağlayan bir 'ayna' oldu. Harari’nin bize sadece bir makine gibi bakması, benim ruhumun ve inancımın ne kadar değerli olduğunu daha net görmemi sağladı. Karşı tarafın ne düşündüğünü bilmek, kendi doğrumu savunurken benim argümanlarımı daha da güçlendirir :)
Bendenize iki yeni bilgi kazandırmış, doğru olduğunu düşündüğüm bir şeyin ise doğruluğunu bir kez daha teyit etmeme neden olmuş kitaptır.
İşte yeni öğrendiklerim:
1- Zülfü Livaneli'nin kurguyu çok iyi yapan, akıcı bir dile sahip bir yazar olduğu. Her gün onlarca kitabın yayımlandığı; insanın zekâsına, tarihin karanlıklarından kopup gelmeyi başarmış büyük yazarlara hakaret edercesine yayımlanan kitaplara inat bir yazarlık örneğiyle tanıştım. Bir kısım hayalî karakterlerin hayatlarını, herkesin hayatında özellikle bir dönem düşündüğü "hayatın anlamını" tarihî olaylarla birleştirerek gerçek ile kurguyu çok iyi harmanlamayı başarmış bir yazar tanıdım.
2- Yolcuları için umudun, yeni bir hayatın ve sonrasında hayal kırıklıklarının adı olan Struma'yı keşfettim. Sosyal olaylarla ilgili bir insan olmama rağmen bu kadar yakın tarih üzerine bir bilgimin olmaması beni hem şaşırtı hem de utandım açıkçası. Çünkü bizim ülkemizde "gerçek tarihi" okumanın, öğrenmenin kişinin kendi becerisi olduğunu öğreneli çok olmuştu. Ama bunu atlamışım; kitabı okuduktan sonra kendimi affettirmek istercesine araştırmalar yaptım, Struma'nın derinliklerinde bir kez daha yolculuğa çıktım...
Kendi doğrumu teyit etme meselesine gelince: Bu dünyadaki en mutlu insanlar, en sevdikleri işi yapma ayrıcalığına sahip olanlar...
En çok istediği alanda üreten, çabalayan, yaşamının anlamını bu üretimin üzerine kuran insanlar. Kitap, Maya'nın rutin yaşamının nasıl anlamlı hâle geldiğinin yolculuğuna çıkarıyor insanı. Tekdüze hayatların kabuğunu nasıl kırdığının hikâyesi aslında. Okuyan herkesi kendi var olma nedenini sorgulamaya sürüklüyor.
Zülfü Livaneli
Lizbon’a gece treni kitabında yazar Pascal Mercier,"İnsanın kendi içine yolculuğu ve de insanın kendi hayatını sorgulamasını anlatırken.Yazar okuyucuya soruyor,"Yaptığımız her şeyin yalnızlık korkusundan yapıldığı doğrumu dur.?Hayatımızın sonunda pişmanlık duyacağımız her şeyden vazgeçmemiz bu yüzden mi?,
Yazar Pascal Mercier Ne güzel ifade etmiş..
Gece Treniyle Lizbon’a Pascal Mercier bu duyguyu çok etkileyici şekilde anlatır: “Hayatımızda yaşamadığımız şeyler de,yaşadıklarımız kadar bizimdir.” Ve bir başka güçlü düşünce: “Kendimizi ancak terk ettiğimizde buluruz.”
Ben de bu kitabı okuduğumda şunu hissetmiştim: İnsan bazen bir yere gitmek için değil, kendine yaklaşmak için yola çıkar.
Asıl yolculuk hep içeride başlıyor.
“Hayatımızda yaşamadığımız şeyler de, yaşadıklarımız kadar bizimdir.”
Ve bir başka güçlü düşünce:
“Kendimizi ancak terk ettiğimizde buluruz.”
Lizbon'a Gece TreniPascal Mercier · Kırmızı Kedi Yayınevi · 20122,185 okunma
Çok kitaplarda kurgucu biri değilim. Film ya da dizilerde belki daha öndedir.
Hatta kitaba başlarken bırakmayı bile anlık düşündüm beni bir an içine alamadı ya da ben giremedim. Yoksa yabancısı olduğum bir kalem değil keza zevkle okuduğum yazarlardan biri.
Ama ilerleyen sayfalarda şunu fark ettim ne kadar kurgusal bir kitap olsa da merak dürtümü ele geçirdi ve elimden bırakmamam için her bölüm sonuna bir soru işareti bıraktı. Genelde kitapları hızlı okumayı sevmem ama bu kitap için pek de geçerli olmadı.
Uzun zamandır da kitapların arka kapaklarına bakarak kitap araştırmayı da bıraktığım için beni nelerin beklediği hazzını yaşamaya çalışıyorum o yüzden de inceleme yaparken pek içerikten bahsetme taraftarı değilim.
Kurgu muazzam, betimleme yapmaya çok açık bir dil. Merak unsuru ise asla düşme yaşamıyor. Ana karakter Grace’den ve yan karakter Alberto’dan gelen kilit cümleler ise zaten neden bu kitabın içinde olmanız gerektiğini söylüyor.
Bu tarz kitapları seviyorum, kendimi sorguladığım, yargılandığım, yanlışımı , doğrumu gördüğüm , kendimi suçladığım konularda az da olsa kendimi serbest bıraktığımı da gördüm. Ve bırakmam gereken konuların var olduğunu da Grace bana bu konuda rehber oldu.
Başka bir yandan kanser sürecine daha kabul etmem gerektiği sanki tevafuk bir şekilde kitaplar üzerinden karşıma çıkıyor. Yaşadığımız ya da yaşamakta olduğumuz süreci kabul ederek devam etme gücümü belki bana göstermeye çalışıyor ya da bana başka bir mesaj veriyor bu da benim almam gereken.
Kısacası hayat her şeye açık…
Hataya, yanlışa, kırmaya ama hepsinin ortak hali bir olmaya. Biz bazen bir olmaya giden yolda çok yara alıyoruz belki de sağlam olması içindir.
Işık denen şey var sadece eline almana bağlı.
Hayat İmkânsızMatt Haig
Bu webtoon'u okurken çok duygu karmaşası yaşıyorum. Ian hâlâ Tj'yi seviyor belli ama bir şekilde olmuyorlar, aralarında ki ilişkiyi bir türlü ad koymaya zorlanıyorlar. Ian bu ilişkiyi sadece tensel ilişki olarak da adlandırıyor belki bilemiyorum. Bazen Jo için üzülüyor gibi oluyorum ama sonuçta Ian her şeyi söyledi ona rağmen onla olmayı seçti. Ah bilmiyorum finali hakkında da bir bilgi gördüm ama doğrumu değil mi emin değilim? Bakalım göreceğiz.