İyi ki Türk ve iyi ki çevirilerden okumak zorunda kalmadığımız dediğim yazarlardan biri artık Peyami Safa benim için..
Yıllar önce Dokuzuncu Hariciye Koğuşu'nu okuduğumda liseye yeni başlamıştım. Yazarın tahayyülümde kalan intibası, karakterlerin ruhani tasvirleri idi. Çok geç olmakla beraber yıllar sonra bu eseriyle bahsettiğim kanaate erdim.
Buradaki ilk roman incelememden başlayarak, bundan sonraki roman ya da hikayelerde konu özetinden, vs.'den ziyade, eserlerde ilgimi çeken ve bana kattığı noktalardan bahsetmek isterim...
Yazar, toplumun ve bireyin; çağın ve insanın madde-ruh çatışmasını kadın üzerinden; ana karakter Ferit' in kadına olan bakışını ele alarak bahsetmektedir. Madde-ruh çatışması, aynı zamanda batılılaşma da denebilir..
Kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümde bende karamsarlık hasıl olmasıyla nereye gidecek diye düşünmeye başladım. Pansiyonda geçen, Ferit'in ruhi bozuklukları ve farklı karakterler, ortamın karamsar havası ve kaba din anlayışı ile Ferit'in her şeye materyalist baktığı bölüm. Aynı zamanda sorgulamaya başladığı.
(Batılılaşmanın, aslından uzaklaşmanın bir örneği olarak: "Adalet Hanım'ın - onun asıl adı Adalet'tir, beynelavam Edalet derler, Edalet'ten de Eda kaldı-..." cümlesi verilebilir)
İkinci bölüm ise daha iç açıcı sahnelerle çevrili. Bu bölüm ise Ferit'in mana arayışıdır.
İlk bölümde dine dair küçümseyici bir bakış hissettim. Fakat bu izlenimin kaynağı, yazarın bu bölümde, çağın insanında dine karşı görülen anlayışı ele almasındaki başarısı olduğunu ikinci bölümde farkettim. Yine ilk bölümde bahsettiğim çatışma içinde, bir nokta farkettim.. Din ile ahlak anlayışı bir tutularak, insanlar nasıl ibadetlerinde özgürse, ahlak anlayışlarında da özgürdür düşüncesi..
Ferit, kardeşi Nilüfer ile teyzesi hakkında konuşurken "sen onun