Sabahattin Ali’nin üç romanı arasından en son okuduğum romanı oldu İçimizdeki Şeytan. İyi ki de böyle olmuş dedim, okuyup bitirdiğimde. Bilinçli bir araştırma ile bir sıra belirleyip okuyacak olsaydım da bu kitabı son sıraya koyardım. Zira üçü arasındaki zirve, bu kitaptı bana göre.
İçimizdeki Şeytan, kurgudaki karakterlerin, gerçek hayattaki bazı kişileri temsil ettiği, o kişilerin bu karakterler üzerinden eleştiriliği gibi sansasyonel yönleri ile dikkat çekse de ben bu tarz ‘didişmeleri’ edebiyatın üstünlüğüyle çok bağdaştıramadığım için görmezden ve duymazdan gelmek istiyorum (en azından bu paylaşımda).
Asıl konuşulması gereken bu muhteşem kitap ve bütününe yayılan iç konuşmalar, diyaloglar, duygu ve ruh hali analizleri, tespitler, gözlemler, bunların böylesine hayran kalınası bir anlatıyla ortaya konulması…
Etkileyici bir aşk hikayesi gibi başlıyor kitap. Ama Ömer ve Macide’nin aşkını okuyacağımızı sanarken, bir anda içimizde taşıdığımız o şeytanın varlığını sorgularken buluyoruz kendimizi.
Aslında zeki ve farkındalık sahibi olan, dünyayı, dayatılan yozlaşmış fikirlerle değil de derin anlamlarıyla görebilen Ömer, iş aksiyon almaya, bir şeylerin seyrini değiştirecek eylemlerde bulunmaya gelince ‘içindeki şeytan’ın kurbanı oluveriyor.
Bir kez daha görüyoruz ki; zeki ya da basiretli olmak yetmiyor anlamlı bir varoluş için, harekete geçip bazı akıntılara karşı kürek çekebilecek cesareti de gösterebilmek gerekiyor. Ama Ömer bunu başaramıyor ve maalesef yapabilecek olduğu halde yapmadığı her şeyi, içindeki şeytana yükleyip, ona güvenen Macide’yi de peşinden sürüklemeyi kaçınılmaz bir kadermiş gibi kabullenmeyi seçiyor.
Ömer’in aslında şeytanıyla değil de kendi tembelliği, acizliği ve iradesizliğiyle derdinin olduğunu anlamasına kadar giden yolculuğunda birçok farklı