“Edebiyat eseri, bir yandan içinden çıktığı dönemin toplumsal koşullarına ve sosyal gerçekliğine ışık tutarak, bir yandan da eserin yazarı bir yaratma edimi içerisindeyken bile belli bir ‘sosyo-kültürel’ ortama arkasını yasladığı için sosyolojik incelemeye konu olabilecek önemli bir araştırma nesnesidir.”
Dur ya, bu değil, şu, “Kahverengi gözlerimi,” dedim, pek sevdiğim şarkıya ithafen. Güldü.
Katilin Şeyi, zamanın birinde okuduğum, okuduğum dönem beni zorlayan, yahu bu adam ne yapmış diye söylendiğim, sonu gelmeden başını unuttuğum cümleleri ile “bu ne ki abi!” dediğim, ilginç ve benim için de ders niteliğinde bir kitap. Büyümüşüm ya, eskisi gibi tepeden bakmıyorum okuduğum polisiyelere. Ve olgunlaşmış, gerçekle yüzleşmişim, hadsizliğim gitmiş, ne de güzel olmuş.
Her neyse, Katilin Şeyi, bir ilk roman olmasına rağmen “edebiyat eseri” denen forma çok yakın bir metin. Evet, bazı polisiye klişeleri var, evet, Doyle ile başlayan ve birçok polisiye yazarına ilham veren dedektif ikilisi var, evet, sıkı polisiye okurları için muamması biraz basit kaçabilir ama arkadaş ortada koskoca bir dil var, dile hâkimiyet var. Öyle ağızda taşınan, kemiksiz, sağı solu yalamaya yarayan organdan bahsetmiyorum, atalarımızın yüzyıllar boyunca oluşturduğu anlamlı sesler ve bu seslerin yazılı olarak ifade edildiği sembollerin oluşturduğu sistemli bütüne verdiğimiz isim olan dilden bahsediyorum.
Hah, işte, adam dile hâkim, bu yetmezmiş gibi ortada iyi bir hikâye var, bizden, bize yakın, toplumun içinden görünen karakterler var, sosyal yapıya ilişkin izler var, oturmuş bir olay örgüsü var. Okur, (burada kendimden ve kitabı ilk okuduğum zamandan bahsediyorum, üzerine alınma) dile hâkim olmayıp bir de ukala olunca böyle oluyor, atıyor bir kenara kitabı, unutuyor. (lan o değil, ilk kitabı yemiş