Merhabaaa. Kasaba kitaplarını sevenler burada mı?
Dream Harbor’ın sıcacık atmosferinde geçen bu hikâyede İris, sakin hayatını sürdürürken; dünyaca ünlü şef Archer kendini bir anda kasabada ve hiç beklemediği bir hayatın içinde buluyor. Üstelik Olive adında, yeni tanıdığı minik bir kızı da var. İris’in Olive’e destek olmasıyla başlayan süreç, zamanla ikisini birbirine yaklaştırıyor.
Benim için edebi açıdan çok güçlü bir kitap olmadı. Daha çok akıcılığı, tatlı kasaba atmosferi ve yormayan kurgusuyla okuttu. Kafa dağıtmak, birkaç saatliğine günlük koşuşturmadan uzaklaşmak isteyenler için tam bir çerezlik kitap diyebilirim.
Yetişkin okurlara hitap eden, sıcak ve samimi kasaba hikâyelerini sevenlerin okuyabileceği bir kitap.
Şu aralar hava o kadar boğucu ki... Yetmiyor Bad Dream arka fonda çalıyor, Bellhound Choir. İnsanın göğsüne bir taş oturuyor oturmasına da, Cahit Tanyol’un bu sararmış sayfalarını karıştırırken o taş daha da ağırlaştı. Schopenhauer’da Ahlak Felsefesi. Kitabın adı bile bir resmiyet, bir akademik soğukluk taşıyor ama içi... İçi resmen kor.
Bazen durup bakıyorum etrafıma. Otobüste ters ters bakan adam, markette sırasını kapmaya çalışan o teyze... Egoizm diyor Tanyol, Schopenhauer’dan el alarak. Aramıza öyle derin hendekler kazmışız ki, kimse kimsenin kuyusundan su içemiyor artık. Bir sözleşme olmasa, hani o kanunlar, ayıplamalar falan olmasa birbirimizin gırtlağına çökecek vahşileriz aslında. Üstelik gökten üç elma da düşmeyecek. Doğruya doğru. Dürüst olmak lazım bazen, kendimize bile itiraf edemediğimiz o karanlık köşelerimiz var ya. İşte o köşelerde fırtınalar kopuyor.
Geçen gün kuantum fiziğiyle ilgili bir makaleye gözüm çarpmıştı, parçacıkların birbirini uzaktan etkilemesi meselesi.. Aslında Schopenhauer’ın merhamet dediği şey de tam olarak bu değil mi? İyi kalpli insan, başkasını bir "ben olmayan" olarak görmez diyor kitap. O, benin tekrarıdır. Yani o acı çekiyorsa, atom altı bir düzeyde benim de canım yanıyor. Ama biz ne yapıyoruz? Duvarlar örüyoruz. Kalın, deniz kumu betonarme duvarlar.
Şey gibi... Tarık Buğra’nın romanlarındaki o taşra sıkıntısı, o kendi içine kapalı, patlamaya hazır insanlar gibi herkes.
Zevk dediğimiz şey zaten sadece acının yokluğuymuş. Mutluluk diye peşinden koştuğumuz her şey aslında sadece o an canımızın yanmaması durumu. Mutluluk sadece geç kalmış acı. Büyük bir kandırmaca. Bir illüzyonun içinde, elimizde fenerle ahlak arıyoruz.
Yoruluyor insan. Cümleleri bile bazen sonuna kadar götürmeye mecali kalmıyor insanın, öylece kalıyor yarım. Cahit
"Bazı yerler vardır, insan daha ilk adımını attığında eve gelmiş gibi hisseder."
Merhabalar canlarım
Ben geldim ve bugün sizlere sonbaharın tüm güzelliğini, kahve kokusunu ve küçük kasaba sıcaklığını sayfalarına sığdırmış o kitapla geldim. Laurie Gilmore'dan Pumpkin Spice Kafe ile sizlerleyim.
Jeanie Ellis, Boston'da yaşayan ve yıllardır aynı düzen içerisinde sıkışıp kalmış bir yönetici asistanıdır. Sürekli başkalarının hayatını kolaylaştırırken kendi hayallerini erteleyen Jeanie, teyzesi Dot'un vefatının ardından Dream Harbor kasabasındaki Pumpkin Spice Kafe'yi miras alır. Hayatında ilk kez kendisi için bir karar veren Jeanie her şeyi geride bırakarak bu küçük kasabaya taşınır ve yeni bir başlangıç yapmaya çalışır.
Logan Anders ise Dream Harbor'ın sessiz, huysuz ve insanlarla arasına mesafe koyan çiftçisidir. Geçmişinde yaşadığı olaylar nedeniyle insanlara güvenmekte zorlanan Logan, mümkün olduğunca kendi hâlinde yaşamayı tercih etmektedir. Ancak Jeanie'nin kasabaya gelişiyle birlikte kurduğu düzen yavaş yavaş değişmeye başlar.
Öncelikle kitabın en sevdiğim yanı kesinlikle atmosferi oldu. Yazar öyle güzel bir kasaba yaratmış ki okurken kendimi Dream Harbor'ın sokaklarında yürüyormuş gibi hissettim. Sonbahar yaprakları, sıcak kahveler, kasabanın küçük dükkânları, insanların birbirini tanıması ve o samimi ortam beni kitabın içine çok kolay çekti. (Kitabı okurken sürekli battaniyeye sarılıp yağmurlu bir günde kahve içme isteği geldi. )
Kasaba halkını da çok sevdim. Hazel, Annie, Noah ve diğer yan karakterlerin hikâyeye kattığı sıcaklık bence kitabın en güçlü yanlarından biriydi. Sadece ana karakterleri değil kasabada yaşayan herkesi tanıyor gibi hissettim. (Bazı yan karakterlerin hikâyelerini daha fazla okumayı isterdim açıkçası. )
Jeanie
Serinin üçüncü kitabı sanırım en sevdiğim oldu. Kitap, hayatında yepyeni bir sayfa açmak için Noel'den nefret etmesine rağmen şirin bir kasabadaki yılbaşı ağacı çiftliğini satın alan Kira ile kafa dinlemek için aynı kasabaya gelen Bennett'in romantik hikayesini konu alıyor.
Kira;hayatı boyunca ikizinin ve ailesinin gölgesinde, biraz sorumsuz bir hayat yaşamıştır. İkizinin evlenip yurt dışına taşınmasıyla büyük bir boşluğa düşer. Kendi ayakları üzerinde durabilmek için ani bir kararla güven fonundaki parayı kullanır ve Dream Harbor adlı o şirin kasabadaki o yılbaşı ağacı çiftliğini satın alır.
Bennett; hayatındaki her şeyi düzeltme takıntısından ve günlük koşturmacadan uzaklaşmak için Dream Harbor'a tatile gelir.
Şiddetli bir kar fırtınası Bennett'i Kira'nın çiftliğinde mahsur bırakır. Bu yakınlaşma sayesinde Kira'nın katı kalbi peri ışıkları altında yavaş yavaş erir ve aceleye getirilmeyen, birbirine güvenmeye dayalı sıcak bir aşk başlar.
Tam kışın battaniye altında sıcak sahlebimle okunacak bir kitaptı. Yetişkin okurlar içindir.
Türü sevenlere tavsiyedir.
#y:517568
Tekrar Dream Harbor kasabasından sıcacık bir hikayeyle, Archer ve Iris'in dünyasına eşlik ettim . Bu seriyi ne zaman okusam gerçekten kendimi bir kasaba sakini gibi hissediyorum; kasabanın dedikodularını ve aşk hikayelerini hep merakla bekliyorum.
Gelelim Iris ve Archer'a... İlişkileri başta enemies to lovers gibi başlasa da birbirlerine çok çabuk ısındılar. Iris, Archer'ın 5 yaşındaki kızı Olive'e bakıcılık yaparken aralarındaki çekim de büyüdü. İkisi de birbirinden hoşlanırken neden bu kadar korkup geri durdular anlamış değilim . Muhtemelen Iris'in geçmişte yaşadıkları ve kırgınlıkları buna sebep oldu. Archer ise baba olduğunu yeni öğrenmiş, bir yandan Olive'e nasıl iyi bir ebeveyn olacağını çözmeye çalışırken bir yandan da o eski meşhur pankek tarifinin peşinde...
Ama Iris'in hayatlarına girmesiyle birbirlerine o kadar güzel destek oldular ki! Sonu da çok tatlı bağlandı, aşklarının ikinci meyvesine de kavuştular hehe.
Serinin bir sonraki kitabı olan "The Gingerbread Bakery"i çok merak ediyorum. Sıra artık Annie ile Mac'in aşk hikayesinde! 🫚️
Aşk,en beklenmedik yerlerde çiçek açar.
Dünyaca üçlü bekar şef Archer bir gün beş yaşında bir kızı olduğunu öğreniyor. Olivie'in annesi öldüğü için Archer Olive'i büyütmek için küçük bir kasaba olan Dream Harbor'a taşınıyor. Archer velayeti alabilmek için bir işte çalışması gerekiyor. Ve kasabanın lokantasında şef olarak çalışmaya başlıyor. Archer işteyken de Olive'e bakmak için Iris'i yatılı bakıcı olarak işe alıyor. Olive hiç babasını tanımadığı için ilk başta çok çekingen davranıyor ve Archer da bu durum karşısında ne yapacağını bilemiyor. Ama Iris'in işe başlamasıyla Olive için her şey daha iyi olmaya başlıyor. Ve babasına alışmaya başlıyor. Iris ve Archer arasında bir flörtleşme başlıyor. Ancak hem Olive'in kötü etkilenmemesi için hem de Iris bakıcı olduğu için birbirlerinden uzak durmaya çalışıyorlar. Ancak bazı olaylar karşısında bu mümkün olmuyor. Archer'ın bir diğer problemi ise resturant da yaptığı pankekleri kasabada bulunan insanların beğenmemeleriydi. Fakat o sorun da Archer kasabada olan insanlarla kaynaşmaya başlamasıyla ve onların isteklerine göre ilerlemesiyle çözüldü. Çok severek okuduğum bir kitap oldu. Zaten bu kasaba o kadar hoşuma gidiyor ki çok kolay okunuyor. Archer ve Iris'in arasında gelişen olaylar, Archer'ın Olive'e iyi bir baba olması çok hoşuma gitti. Sonunda kitabın ismiyle alakalı bir olay oluyor ve o kısım çok güzeldi. Kitabı gülümseyerek okudum ve sonu çok hoşuma gitti. Sadece kitapta Olive ve Archer'ın arasındaki baba-kız ilişkisini okumak daha çok isterdim. Ve Iris ve Archer'ın arasında gelişen ilişki için de biraz daha fazla detay okumak isterdim. Serinin beşinci kitabını bekliyorum :)
Kitaba puanım:8/10