Mezarlıklarda dolaşan insan, başkalarına kendini beğendirmeye uğraşmanın lüzumsuzluğunu, bazı şeylere üzülmenin veya sevinmenin anlamsızlığını, önemsediği birçok meselenin aslında beş para etmeyen işler olduğunu kavramaya başlar. Dünyanın aldatıcılığını yüreğinde hisseder, işte bu yer, benim gerçek ikametgâhım, eninde sonunda varacağım kara topraklı kabrim, diye düşünür. Mezardakilerin hallerini aklına getirdikçe, dünya oyuncağıyla kendini aldatmış olduğuna katiyen kanaat getirir.
Ancak; insan, meğer aldanmışım, derken bile kendini kandırabilen tek varlıktır. Bir gün ben de toprak olacağım, diye düşündüğü vakitlerde bile, toprak olacak kişi imgesine kendisini yerleştiremez. Kendi yerine, ona birçok yönden benzeyen, ama bazı açılardan benzemeyen birini hayalen bulup onu toprağa gömer. Bazen o sahte imgenin boy uzunluğunda küçük bir fark, bazen saç renginde ufak bir değişiklik, bazen de duruşunda bir başkalık oluşturarak, kendisine ait kabul ettiği o hayali cenazeyi, detaylardaki rötuşlar sayesinde bir başkasına çevirir. Dışarıdan bakıldığında kendi ölümünden bahsediyor gibi görünse de, esasında hep başkasının ölümünü anlatır.
Dublör kullanır insan, kendi ölümünü düşünürken. İçten içe hep başkalarına yakıştırır ölümü. Çünkü gazetelerde okuduğu hep başkalarının ölümüdür. Çünkü romanlarda da hep başkaları ölür. Filmler hep başkalarının ölümlerini anlatır. Şiirlerde ölen hep bir başkasıdır. Kısacası başkalarının ölümüne alışmıştır zihni bir kere. Böylece ölenin, kendisi değil, hep bir başkası olduğuna binlerce defa şahit olmuş ve durumun hep böyle gideceği kuruntusuna kendini kaptırmıştır.