Bambaşka bakış açılarıyla dolu olan bu kitabı değerlendirmek haddim değil elbette. İnsana dair durup düşünmek isteyen okusun. Ölüm ve hayat arasında bir anlığına var olan insanı durup düşünmeli herkes.
Ölümün Dört RengiDücane Cündioğlu · Kapı Yayınları · 20101,311 okunma
Dili biraz ağır olsa da. Çok şeyi ağır ağır açıklaması enfes olmuş. Kitap sanki hayatın içindeki anlamlara, anlam katıp, anlamlandırmış... Okuyana çok şey kattığını, düşünceyi düşünmeyi amaçlayan bir kitap.
Hz. İnsanDücane Cündioğlu · Kapı Yayınları · 20252,973 okunma
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Sinemayı sevdiğim kadar onunla ilgili kitapları okumayı da seviyorum ama her zaman iyi bir kitaba rastlamak mümkün olmuyor. Cündioğlu'nun kitabı iyi bir kitap. Kitabında yer verdiği filmleri ve bunlarla ilgili felsefi düşüncelerini okuyunca, hangi film sinemadır hangisi değildir tereddüt ettim. Varlığından haberdar olmadığım filmlerle karşılaştım. Merak ettiklerimi buldum ve izlemeye başladım. Bunların sayısı da 24 oldu. Kitap daha en başında, özsözüyle etkiledi. Önzösün sonundaki, "Bu önsöz Ingmar Bergman'ın Nattvardsgästerna (1963) adlı filminin yorumundan ibarettir." cümlesi bile beni üç filmlik bir yolculuğa çıkardı.
Kitapta neler var? Tek bir sistematik kitap gibi değil, daha çok, dağınık ama tematik olarak birbirine bağlanan denemeler bütünü gibi. Sinemayı açıklamaktan çok, sinema ve yazarın felsefi düşünme biçimi arasındaki etkileşimden bahsediyor. Cündioğlu teknik film analizinden çok, “bakış” meselesine odaklanmış. Yani kamera, plan, kurgu gibi unsurlar ikinci planda kalıyor; asıl mesele, sinema aracılığıyla insanın dünyayı nasıl gördüğü ve gördüğünü nasıl anlamlandırdığı.
Cündioğlu; sinemayı gündelik bir eğlence alanı olarak değil, ontolojik bir problem olarak ele alıyor. Sinema örneklerini analiz etmekten ziyade, düşünsel bir sıçrama noktası olarak kullanıyor. Düşünsel arka planda ise Heideggerci varlık sorusu, İslami metafizik referanslar ve klasik felsefe tartışmalarının izleri var. Konu başlıkları da ilgi çekici.
Bunlarla birlikte, ne yazık ki, kitap bir "okur dostu" değil. Bazı filmlerin İngilizce veya Türkçe isimleri verilmemiş. Bunları kitap üzerinde not almak zorunda kaldım. Kitap sonunda bir liste yapılabilirmiş. Başka bir özellik de Cündioğlu'nun yazım dili. Evet, birkaç dili, kelimelerinin etimolojisi hakkında bilgi verecek kadar iyi biliyorsundur
Tüm kitaplarını okudum sadece bu kitabı kaldı okumadığım kitaplarında harika bir dil kullanıyor ve bilgileri aktarimi hepsinde harika kendime çok bilgi kattım tüm kitaplarında
Eserde; baskın ve ideolojik kültür ve siyasi ortamların hâkim olduğu durumlarda neyin hakikat ve neyin de hurafe olduğunu anlamının güçlüğü gibi Türkiye bakımından her dönemde ziyadesiyle geçerliliği olan bir konu ele alınmıştır. Modernleşme ile birlikte geleneksel değerlerin alt üst edilmesi ve devamında modern değerlerin salt hakikat olarak insanlara dayatılması ve geçmişin hurafe olarak nitelendirilmesi bağlamında insanoğlunun hakikati arama yolları hiç olmadığı kadar karmaşık hâle dönüşmüştür.
Bazı kitaplar vardır, kapağını kapattığınızda odadaki sessizlik genişler; sanki o an ruhunuzun
içinde bir yerlerde, daha önce hiç geçmediğiniz bir kapı aralanmıştır. Dücane Cündioğlu’nun
Hz. İnsan eseri benim için tam da böyle bir eşik oldu. Modern dünyanın bitmek bilmeyen hızı,
gürültüsü ve ekranların soğuk ışığı arasında "ben" dediğimiz o karmaşık düğümü çözmeye
çalışırken, aslında insanın sadece biyolojik bir tür değil, her an yeniden inşa edilen bir "oluş"
biçimi olduğunu bize en yalın ve sarsıcı haliyle hatırlatıyor.
Bu derin yolculukta hissettiğim en temel sancı, insanın beşer olmak ile insan olmak arasındaki
o uçsuz bucaksız mesafede gizli. Beşeriyetimiz toprağa, biyolojiye ve hayatta kalma güdüsüne
bakan yüzümüz; doğuyor, doyuyor ve nihayetinde ölüyoruz. Ancak eserin bize işaret ettiği "Hz.
İnsan" bu biyolojik döngünün üzerine inşa edilen ahlaki ve felsefi bir mimari. Cündioğlu bizi
burada "idrak" kavramıyla yüzleştiriyor. Eğer bir farkındalık ve idrak eşlik etmiyorsa insan
sadece bir suretten yani dış görünüşten ibaret kalıyor. Oysa asıl hicret; suretten sîrete, yani
görüntünün ötesindeki o saklı öze doğru yapılan o çetin yolculuktur.
Kitabın felsefi damarlarında dolaşırken kelamın ve sessizliğin birer varlık sahası olduğunu
görüyoruz. Dil burada sadece bir iletişim aracı değildir artık insanın kendi evrenini kurduğu bir zemin olmuştur.
Bazen de insanın konuştuğu kadar değil, sustuğu yer kadar derinleştiğini fark ediyorsunuz. Bu
yaklaşım akla Spinoza’nın varlık anlayışındaki o kuşatıcı bütünlüğü ya da kadim geleneklerin
insan-ı kâmil arayışını getirse de, yazar bizi kuru bir terminolojiye hapsetmiyor. Aksine
bilginin kalbe inmesi gerektiğini, hikmete dönüşmeyen her türlü verinin ruhun üzerinde sadece
bir yük olduğunu fısıldıyor kulağımıza.
Samimiyetle
Hz. İnsanDücane Cündioğlu · Kapı Yayınları · 20252,973 okunma