Toplumsal Çürüme Üzerine
Serimizin dördüncü günü. Bugün toplumsal çürüme üzerine düşüncelerimi paylaşacağım. Yazı uzun olacağı için, en baştan okuyacak olan herkese teşekkür ederim.
Toplumsal çürüme bir anda ortaya çıkan bir durum değildir. Zamanla, toplumun çoğu zaman farkına bile varamadığı şekilde ilerler. Toplum bunu hissetmeye başladığında ise çoğu zaman iş işten geçmiş olur.
Peki geri döndürülemez mi? Elbette zor da olsa mümkündür. Ancak toplum tek bir bireyden ibaret olmadığı için bu dönüşüm kolay değildir. Yine de “bir kişiyle olmaz” diyerek sorumluluktan kaçmak yanlıştır. Çünkü toplumu toplum yapan, içindeki bireylerdir. Herkes üzerine düşeni yaparsa, toplum da kendiliğinden toparlanır.
Toplumsal çürüme en basit hâliyle, yanlış olan şeylerin normalleştirilmesiyle başlar. Yanlış süslenir, sunulur; önce biri destekler, sonra iki, sonra üç… Bir noktadan sonra desteklemesen bile ses çıkarmamaya başlarsın. Alışılmış hâle gelir. Tepkiler bile yetersiz kalır.
Bu çürüme; dilimizin, örfümüzün, adetimizin, geleneğimizin yani kimliğimizin bize yavaş yavaş yabancılaştırılmasıyla olur. Bunları tek tek ele almak gerekir.
Önce dilimiz. Aslında herkes bunun farkında. Günlük hayatta farkında olmadan ya da farkında olarak dilimize yerleşen yabancı kelimelerle kendi dilimizi köreltiyoruz: okey, bay bay, ghostlamak ve daha niceleri…
“Elimizdeki dil Türkçe, bunda ne yanlış var?” diyenler olabilir. Ancak bizim asıl sorumluluğumuz kendi dilimize sahip çıkmak, onu doğru ve güzel kullanmaya çalışmaktır.
Bir diğer konu adetlerimiz. Geçmişte yanlış olan uygulamalardan bahsetmiyorum. Elbette erken yaşta evlilikler ya da çocuğun söz hakkının olmaması savunulamaz. Ama yaşlıya saygı göstermek, komşuya yardımcı olmak, komşudan gelen tabağı boş göndermemek gibi güzel alışkanlıkların da