Kara Kış Beyaz DüşFatma Erdek
Selam kitap dostlarım
Bugün sizlere kalemini çok sevdiğim sevgili Fatma Erdek'in Kara Kış Beyaz Düş kitabıyla geldim. Yazarın eline emeğine sağlık her zaman yeri bende çok ayrı olacak , kalemine sağlık.
Yıllar önce okuduğum bu kitap da benim için ruhuma işleyen bir baş yapıt .
Aradan geçen zamandan sonra yeniden okuyunca ,bu kez hikâyenin acısını çok daha derinden hissettim.
Eskiden Zeynep'e dönüp "Neden sustun?" diye sormak isterdim. Şimdi ise suskunluğunun ardındaki çaresizliği görüyorum. Çünkü bazen insan konuşsa da duyulmuyor, haykırsa da anlaşılmıyor. Özellikle de bir kadınsa...
Babasının şehit düşmesiyle başlayan eksikliği, annesinin Selim'le yaptığı evlilikle bambaşka bir karanlığa dönüşür. Dışarıdan bakıldığında saygın, başarılı ve kusursuz görünen Selim'in gölgesi, Zeynep'in gençliğinin ve hayallerinin üzerine çöker. Onun hayatına bıraktığı izler sadece bir kalbi değil, bir ömrü yaralamaya yeter.
Güven Yüzbaşı'nın hayatına girmesiyle Zeynep için umut ışığı doğsa da geçmiş, peşini bırakmıyor. Kara kışlar insanın ruhundan kolay kolay çıkmıyor çünkü...
Fatma Erdek bu romanında sadece bir aşk hikâyesi anlatmıyor; suskunlukları, yarım kalan hayatları, kadınların görünmeyen mücadelelerini ve insan ruhunun en kırılgan yanlarını anlatıyor.
Ve sonra Akgül...
Onun hikâyesiyle karşılaştığımda içimdeki sızı daha da büyüdü. Zeynep için bu, adeta bir milat olur. Geçmişin acı yüzü onu derinden etkilerken, Akgül'ün yaşadıklarıyla kendi yaraları arasında bir bağ kurar. Belki de ilk kez, geçmişinin yükünü omuzlarından indirmeye ve küllerinden yeniden doğmaya cesaret eder.
Akgül için verdiği mücadele, Zeynep'in yıllardır taşıdığı acılara bir sünger çekme çabasıdır. Çünkü bazen başkasının yarasını sararken, insan kendi yaralarını da iyileştirmeyi
Uzun bir aradan sonra Dostoyevski okumak bana iyi geldi doğrusu. Amcanın Düşü, Dostoyevski'nin alışık olduğumuz ağır ve karanlık atmosferinden oldukça farklı bir eser. Daha çok taşra aristokrasisinin yapaylığını, insanların statü ve çıkar uğruna nasıl şekil değiştirebildiğini mizahi bir dille anlatıyor. Büyük Dostoyevski romanlarındaki derin psikolojik çözümlemeleri arayanlar için eksik kalabilir ancak yazarın mizah anlayışını ve toplumsal gözlem gücünü görmek açısından oldukça keyifli bir okuma oldu benim için. Kısa olmasına rağmen insan doğasına dair birçok şeyi düşündüren bir eser.
Konusu ise;
"Kitap, evde kalmış kızını yaşlı ve oldukça varlıklı bir prensle evlendirmeye çalışan hırslı bir annenin planları etrafında şekilleniyor. Ancak ayakta durmakta bile zorlanan Prens, yaşananların gerçek mi yoksa bir düş mü olduğundan emin değildir. Bunun üzerine yeğeni, amcasını bu evlilikten vazgeçirmek için ona her şeyin bir rüyadan ibaret olduğunu düşündürmeye çalışır. Fakat işler hiç kimsenin beklemediği bir noktaya sürüklenir; evlilik ve soyluluk hayalleri kontrolden çıkarak karakterlerin hayatlarını bambaşka yönlere savurur."
Amcanın DüşüFyodor Dostoyevski · Can Yayınları · 20214,353 okunma
ALBASTI GECESİ
.
Börü Kam ve hatunu Ulduz ile Kara Han ve hatunu Aykan üzerinden bir #albastı hikayesi bu. @hasanerimez kalemi ve Türk mitolojisinden izlerle sürükleyici bir okuma. Kutlar, Kamlar, bakır tırnaklı albastı ve gök yeleli ihtişamlı kurt...
Albastının kara efsunuydu: Yeni doğurmuş kadınlara ve onların çocuklarına musallat olurdu; ciğerlerini söküp öldürürdü. Çünkü hiçbir er kişi Albastı'yı hatun edinmediğinden, O da kıskançlıktan köpürüp onların hatunlarını ve çocuklarını öldürerek hıncını alıyordu. Börü Kam için alarm zilleri çalmştı. Kök Dağ'da duasını ederken her yer kızıla çalmış, Börü Kam Ulduz'una Albastının geldiğini anlamıştı. Onları kurtarmak içinse artık çok geçti...
Aykan Hatun ise kara bir düş görmüştü. Sırma saçlı bir kadınla kurt postu bir kam ona seslenmekteydi. Koştuğu ormanın içinde bir uçurumun ucunda onları gördü. Ardından da bakır tırnaklarını karnına geçiren onu! Gebelikten olduğunu söyledi ona eşi Karahan ve dostu İlbike, inanmadılar, anlamadılar. Taa ki İlbike'ye olanlar olunca vardı babası otacı Sagun'un yanına. İşte o zaman Sagun, kızının o olduğunu anlamıştı...
Bozkırın ortasında doğmamış bir çocuğun peşine düşen Albastı ve kadınları onun gazabından kurtaracak bir kam.
@hasanerimez kalemi okutuyor vallahi bir solukta. Öyle bir anlatım ki, karanlık efsaneler,korku ve mitolojik doğaüstü varlıklar sarıyor etrafımızı.
#uğursuzrivayetlerserisi müthiş başladı. Ben devamına kaçıyorum, sizlere de #öneri mi bırakıyorum. Keyifle.
.
.
Kitabı okumak düşler arasında seyahat etmek gibiydi. On öyküden oluşan kitapta hangi masal nerede başlayıp gerçekliğe bağlanıyor, özellikle de birkaç öyküyü okuduktan sonra benim için iç içe geçmiş bir hal aldı. Kitapta yazarın da Öykülere Girerken başlıklı önsözünde ifade ettiği gibi, masalların yersiz ve adsız kişilerinin takip ettikleri düşsel amaçların yeryüzüne inmiş yaşamlardaki avuntularla örülü gerçekliklere dönüşünün öykülerini okuyoruz.
Tomris Uyar'ın atmosfer kuran bir yazar olduğunu daha evvel bir kitap yorumumda ifade etmiştim. Bu kitabındaki öykülerinde de yazar bir atmosferin içinden biz okurlarına seslenerek öykülerini başlatıyor. Bu bakımdan özellikle de öykülerin giriş paragraflarına doyamadığımı ve her öyküyü bitirdikten sonra bu ilk paragrafa mutlaka geri döndüğümü söylemeliyim. Bu girişler, bir düşün beklenti dolu belirsizliğini içerisinde barındırdığı gibi, bir sonun tekdüze yanıtını da basitçe ifade ediyordu. Sen buradasın, diyordu karaktere, gezdiğin uçsuz bucaksız anılar, hayaller ve avuntular denizinin kıyısında bir düşü düşlüyorsun. Sen, yaşamın kıyısından yaşamın içindeki bir haline bakıyorsun.
Bazı öyküler gerçekçi bir olay örgüsüne yakınken, bazıları mekan zamanın belirsizliğiyle soyutlaşmış bir akışa sahipti. Bu bakımdan bu öykülerin anlatımında büyülü gerçekçilikten yararlanıldığını söylemek mümkün. Ben kitabın en çok da bu sınırları belli ancak bu sınırların içindeki yer yer gerçek dışılığa kayan imgesel dünyanın yayılmacı izleğini takip etmeyi sevdim. Bu bakımdan en sevdiğim öykü şuydu demek bana bir yapının tek bir parçasını çekip o yapıyı görebildiğimi ifade etmek kadar tutarlı geliyor. Yine de olayları merkeze alarak olmasa da, dil anlatım bakımından en içimde yer tutan ve atmosferiyle okuma anımdaki gerçekliğimi kaplayan öyküler
Puslu Kıtalar Atlası; sadece bir macera romanı değil, aynı zamanda "hikaye anlatıcılığının kendisine" yakılmış bir saygı duruşudur. Okuyucuya puslu, gizemli ama bir o kadar da tanıdık bir dünyanın kapılarını açar. Türk edebiyatında taklit edilemeyen, her okunuşta yeni bir katmanı keşfedilen zamansız bir klasiktir.
Bir liselinin pek heyecanlı ve sıradışı olmadığı günlüğü tadında bir kitap. Dolayısıyla ilgimi çekmedi. Beğenene saygılar. Kitaplarla kalın................
Düş EkmeğiOktay Akbal · Cumhuriyet Kitapları · 201169 okunma