"PETRİKOR"
İnsanın kalbi ne kadar büyüktür gerçekten? Bir kalp ne kadar şeyi içine alabilir, kaç kişiyi sevebilir, kaç acıyı, kaç sevinci taşıyabilir? Kalbin nasıl çalıştığını hepimiz biliriz; kan pompalar, yaşatır. Ama gözümüzü açıp da içine baktığımızda sadece bir et parçası görürüz. Bu kadar sıradan bir sey. "kırılmak"kelimesini neden bu kadar üstüne alır? Neden en derin acılar oraya çöker, neden en büyük sevinçler oradan taşar?
Bazı kitaplar vardır; yalnızca okunmaz, hissedilir. İsmini, yağmurun toprağa ilk değdiği anda yükselen o tanıdık kokudan alıyor ve daha ilk sayfalardan itibaren bizi de aynı hissin içine çekiyor: taze, dingin ama derinlerde bir yerde hüzün taşıyan bir yolculuk…
"Petrikor", gökyüzü ile yeryüzünün kavuştuğu o ilk andaki kokudan ilham alarak; aslında hayatımızda hep var olan ama çoğunlukla görmezden geldiğimiz o ince detayları, yarım kalmışlıkları ve yeniden doğuşları anlatıyor. Kaybın ardından gelen sessiz kabullenişi ve insanın kendi içindeki kırık parçalarla yeniden bağ kurma çabasını son derece zarif bir dille anlatıyor. Yazarın en güçlü yanı ise bunu büyük dramatik çıkışlarla değil; küçük detaylar, iç sesler ve ince duygular üzerinden kurabilmesi. Bu yüzden kitap boyunca kendimizi yalnızca bir hikâye okumuyormuş gibi değil, sanki birinin en saklı duygularına tanıklık ediyormuş gibi hissediyoruz.
Yokluk Ülkesi’nde yaşayan, hayal mi gerçek mi bilemeden birbirinden ayrılamayan iki ruhun hikâyesine eşlik ediyoruz.
Petrikor, yağmurun toprağa düştüğü o ilk anın kokusu. Kadın ve adam ne zaman bir araya gelse yağmur yağıyor ve o koku sanki bir mesaj veriyor.
Ionix döngüsü sırasında Oasis ve Lapis gezegenlerinin birbirine yaklaşıp uzaklaşması gibiydi kadın ve adamın tüm ilişkisi.
Ionix daha çok soğuk, uzak ve biraz yalnız bir yer. Oasis ise tam