Belâgat nümûnesi olan Kur'an-ı Kerim mu'cizesi Arap ediplerini ve şâirlerini âciz bırakmıştır. Kur'an-ı Kerim'in bu yüksek belâgatı karşısında fusehâ ve bulegadan olan insaflı kısmı hemen müslüman olmuştur. Kur'an-ı Kerim'i dinleyince onun sihr-i beyânına hayran kalıp müslüman olanlar pek çoktur.
Bu din kitabının belâgatkâr i'cazı sâyesinde gönüller imân ile doldu. Bunun böyle olması lazımdı. Çünkü araplarda o devirde belâgat çok ilerlemişti. Her Peygamber'e asrındaki mûteber ve meşhur olan şeylerden mu'cize vermek, hikmet-i İlâhiyye îcâbıydı.
-Ey pederim makamında olan amcam!.. Ben Allah tarafından tebliğe me'murum. O'nun emirlerini yerine getirmeye mecbûrum, ben kendiliğimden bir şey yapmıyorum. Bir elime güneşi, diğer elime kameri koysalar, risâletimden zerre kadar ayrılmam. Ya, Allah bana bu risâlet vezîfeseni ifaya kuvvet verir, yahut bu uğurda feda olurum!
Bu sözleri söyledikten sonra kalkıp yürüdü. Vakıa Ebû Tâlib müslüman olmuş değildi. Fakat Hazret-i Peygamber'i öz evladından çok severdi. O'na hiç kıyamazdı. O'nun böyle mahzun mahzun gözyaşları içinde kalkıp gitmesi Ebû Tâlib'e pek dokundu. Ve hemen arkasından geri çağırarak:
- "Sen işine bak oğlum, ben sağ oldukça onlar sana bir şey yapamazlar, bir kılına bile dokunamazlar" diye teminat verdi. Hatta bu ma'nada birkaç beyt bile okudu.
Hint Okyanusu'nda gerçek bir ateş ve kan kasırgası başladı. Gama, Arapların ticaret gemilerine insafsızca saldırıyor, bunları yağma ediyordu. Şehirler bombalandı ve yakıldı. Burunları, kulakları ve elleri kesilip, alay eder gibi, bir uyarı olsun diye yerli hükümdarlara gönderdikleri dışında bütün tutsakları öldürüyorlardı. "Avrupa Uygarlığı" Hint Okyanusu'na ulaşmıştı.