“Ama öğleden sonraları ben de büyüklerim gibi iki pipomu içiyorum, ne eksiği ne fazlası. Ve insan olduğumu hissediyorum. Ve insanın çok değerli bir şey olduğunu hissediyorum belki yıldızdan da önemli. Bu ilahiyat değil. Benim tanrılara eğilimim yok. Ama insan ruhu denen o pırıltılı şeye karşı bir aşk beslemeye başladım. Evrenin güzel ve eşsiz bir unsuru o. Daima saldırı altında, asla yok edilemez -çünkü hükmedebilirsin."
"İkimiz de ölümle genç yaşta karşılaşmışız" dedi Breuer düşünceli bir tonda, ve ikimiz de çok erken yaşta kayıplar vermişiz. Kendi adıma konuşuyorum, ben bunu hiç atlatamadım. Peki ya sen, senin kaybın? Seni koruyacak bir babanın olmayışı?"
"Beni korur muydu, üzerimde baskı mı kurardı, bilmi-yorum? Bu bir kayıp mıydı? Emin değilim. Belki çocuk için bir kayıptı ama yetişkin adam için değil."
"Ne demek istiyorsun?" diye sordu Breuer.
"Demek istediğim, babamı hiç sırtımda taşımadım, onun yargılarıyla boğulmadım, hayatımın amacı onun başaramadıklarını başarmak üzerine kurulmadı. Ölümü bir lütuf oldu benim için ve beni özgürleştirdi. Onun hevesleri benim kanunum olmadı. Kendi yolumu kendim keşfetmekte öz
gürdüm, daha önce gidilmiş olan yoldan gitmek zorunda değildim. Bir düşünsene! Yoksa Hıristiyanlığa karşı olan ben, her başarımın karşısında acıyla yüzünü buruşturacak bir rahip babayla yanlış inançları defedip yeni hakikatlerin arayışına girebilir miydim? O baba yanılsamalara karşı uya- rılarımı, kendisine karşı kişisel bir saldırı olarak görmez miydi?"