“kendimiz hakkında aklımızdan çekingenlikle geçen şüphelerle yüzleşme cesaretimiz olsaydı, hiçbirimiz utanmadan bir 'ben' sözcüğü sarf edemezdik. yaşayan her şeyi maskaralık sürüklemektedir, mağara adamından kuşkucuya kadar. bir tek görünümlere saygı bizi leşlerden ayırdığına göre, bir şeylerin ve varlıkların temeline göz dikmek mahvolmak demektir; daha hoş bir yoklukla yetinelim: varlığımızın ancak kesin bir hakikat dozuna tahammülü vardır... en derinlerimizde, bütün diğer kesinliklerden üstün bir kesinliği muhafaza edelim: hayatın anlamı yoktur, olamaz. öngörmediğimiz bir vahiyle bunun aksine kanaat getirseydik, kendimizi hemen o anda öldürmemiz gerekirdi. hava bir kaybolsa, hâlâ soluk alırdık; ama yararsızlığın sevinci elimizden alınsa hemen soluksuz kalırdık...”
“tutarlılık adına ölen olmuş mudur ki? her nesil kendinden önceki neslin cellatlarına anıtlar diker. bir tek kişinin baskın çıkmasına, herkesin mağlubiyetine, yani zafere inandıkları andan itibaren kurbanların feda edilmeyi seve seve kabul etmiş oldukları ise başka bir doğrudur. 𝘪𝘯𝘴𝘢𝘯𝘭ı𝘬 𝘴𝘢𝘥𝘦𝘤𝘦 𝘬𝘦𝘯𝘥𝘪𝘯𝘪 𝘵𝘦𝘭𝘦𝘧 𝘦𝘥𝘦𝘯𝘭𝘦𝘳𝘦 𝘵𝘢𝘱𝘮ış𝘵ı𝘳.”
“özgür olmayı deneyin: açlıktan ölürsünüz. kâh hizmetkâr kâh despotik olmanız ölçüsünde toplum size müsamaha gösterir; gardiyansız bir hapishanedir bu -ama telef olmadan kaçılamaz ondan, ancak bir sitede yaşayabildiğimiz ve bunun içgüdülerine sahip olmadığımız zaman. ne orada dilencilik yapacak kadar girişimci, ne de kendimizi bilgeliğe hasredecek kadar dengeli olduğumuzda nereye gitmeli?- eninde sonunda, koşuşturuyormuş gibi yapıp herkesle birlikte sitede kalınır; hayatını yaşamak yerine yaşıyormuş gibi yapmak daha az gülünç olduğundan, yapmacıklığın kaynakları sayesinde o uçta karar kalınır.”
“bir anda bizi birbirimizden ayıran gerçeği kavradım. onun hakkında düşünebileceklerim, ona erişmiyordu. romanlarda rastlanan ruhbilimden fazlası gelmiyordu elimden. oysa onun hükmü beni bir kılıç gibi biçiyor ve var olma hakkımı sorguya çekiyordu. doğruydu bu, farkına varmıştım zaten. benim var olmaya hakkım yoktu. rastgele ortaya çıkmıştım, bir taş, bir bitki, bir mikrop gibi varlığımı sürdürüyordum. hayatım her bakımdan küçük mutluluklara itiliyordu. kimi ne zaman ne idüğü belirsiz işaretler gönderiyor, kimi zaman da sonuçsuz bir vızıltıdan başka bir şey duyulmuyordu.”