Barış Bıçakçı'nın en sevdiğim yanı naif bir üslupla bu kadar vurucu cümleler kurabilmesi, ince ince giderken yüzüme inen bir tokat. Aradığıma yine eksiksiz kavuşmamın mutluluğu.
Bu kez bir çocuğun minik yüreğine, çocuk düşlerine ve onun tertemiz gözlerinden biz yetişkinlerin dünyasına baktık zweig'la birlikte, yine çok keyifli bir yolculuktu.
Dizisiyle birlikte haberdar olduğum bir kitap. Genelde senaryolaştırılmış hallerinden daha fazla hoşuma gider kitapların aslı, ancak dizinin başarısından olsa gerek kitabın kendisi çok yavan geldi. Yine de bir kaç alıntı yapacağım ama alıntılanan kısımlardaki hava kitabın geneline yansımış olsaydı da ortaya çok çarpıcı bir iş çıkmış olsaydı demekten alıkoyamıyorum kendimi.
Ah. Ah. Bu kitabı okumadan geçirdiğim yıllara içim yanıyor. Fırsat olsa da parklarda, bahçelerde, metrolarda, adliyelerde dağıtsam, birileri daha nasiplense. Sanırım hakkındaki tek incelemem de bu, nasiplenilmesi gereken bir nimet.
Henüz altmış sayfa okudum ama hayatımın gidişatı göz önünde bulundurulduğunda çok yanlış (belki de en doğru) zamanda başladığımı görebiliyorum. Okuduğum her cümle, çevirdiğim her sayfa iz bırakıyor. Söyledikçe bir şekilde beynimi kandırarak gerçek olacağına inandığım mutluluklar gibi, binbir güçlükle yüzüme oturttuğum tebessüm ince ince siliniyor. Nasıl hissetmeli? Savaşmalı mı, izin mi vermeli? Yoksa tıpkı olanlardan etkilenmeyen üçüncü bir göz gibi hayalle eylemin devinimini mi izlemeli tepki vermeden?