Gösteremezdi. Zira o adamlar devleti kendileri için değil, kendilerini devlet için lüzumlu gören Serdengeçti fedailer, ruh sağlığına sahip büyük insanlardı. Kimseden nimet ve atıfet beklemezler, beklemedikleri içinde kimseden korkmazlardı.
Muhasara ordusunda, sarayın ve medreselerin makbul hocası Vani Mehmet Efendi de hazır bulunuyordu. Fakat bilgisini nüfuzunu cerbeze ve talakatını kuru bir taassup yoluna harcayan bu medrese adamı acaba neden bir Akşemseddin'in yaptığını yapamamış, neden devlet düzeni üstünde aynı tesirli otoriteyi kuramamıştı? Neden Yıldırım'a, yıldırım gibi çarparak sefahatını ve ayyaşlığını yüzüne vurmaktan çekinmeyen bir Emir Sultan olamamıştı. Hatta tarihin Sultan Selim-i Kahhar dediği Yavuz gibi bir yanardağın ateşinden korkmayarak "Allah zalimleri sevmez!" tehdidini savuran bir Molla Cemali'nin celadetini gösterememişti?
Daha kuruluşunda başı bir pîre bağlanmış ve bir tekke-kışla terbiye ve inzibâtı içinde, harpte celâdete; sulhta itâate ayarlanmış olan bu sırlı ve sihirli uzviyet, iki buçuk asırdan beri ulûfesini alırken bile erenler meydanına çıkar gibi edep ve saygı ile boyun kesmiş: " Allah Allah illallah... Baş ûryan sîne püryan kılıç al kan, bu meydanda nice başlar kesilir olmaz hiç soran... Eyvallah, kahrımız kılıcımız düşmana ziyan, itâatimiz padişaha ayân... Üçler yediler kırklar gulbank-i Muhammedî nûr-u nebî kerem-i Ali Pîrimiz hunkârımız Hacı Bektaş Velî demine devrânına Hû diyelim Hû..." diyerek uzatılan keseyi alıp kışlasına koşmuş, zaman zaman geçirdiği krizlere rağmen, her kıymetten üstün tuttuğu îman ve gâyesinin uğrunda, Türk idâre ve medeniyetini arz-ı meskûnun hemen her köşesine taşımıştır.