Bir kesimde körlük salgını başlamasıyla birlikte ilk körler, hastalık daha fazla yayılmasın diye zorla boş olan bir akıl hastanesinde karantinaya alınıyorlar. Bu hastanede toplumun farklı kesimlerinden ve farklı görev tanımı olan insanlar bulunuyor. Bu ülkede yalnızca bir kişi kör olmuyor; o da göz doktorunun karısı. Ama eşini bırakmak istemediği için onunla birlikte bu hastaneye geliyor. Körlük çok büyük hızla her yere yayılıyor. İlerleyen süreçte bütün sistematik şeylerin yok oluşunu okuyoruz. İnsanlığın günlük rutininde yaptığı en ufak bir şeyde bile düzen ve sistemin çöküşünü görüyoruz. İnsanlar körlükten dolayı barınma, yaşama, yeme-içme gibi eylemlerini dahi yerine getiremediği için yozlaşmaya başlıyorlar. Aile kavramı dahi yok oluyor. Körlüğün topluma ne hissettirdiğini ve dayattığını görmeye başlıyoruz. Bir kadının kör ve kalabalık bir topluluğu nasıl yönettiğini, insanların, kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında ne kadar vahşileştiğini , tüm değer yargılarının kaybolup bir yaratığa nasıl dönüştüğünü okurken o atmosferi iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Yazar kitap boyunca körlüğü şöyle tarif ediyor: ''süt beyazı bir deniz''. Körlüğün karanlık olduğunu düşünen okura körlüğü beyazlar ve büyük bir aydınlık olarak tarif ediyor. Bazılarına göre bu beyazlık ve parıltı medeniyeti temsil eder. Ve kitabın sonlarında şöyle bir cümle geçer ; "Biz aslında hiç kör olmadık, biz zaten kördük," cümlesiyle tamamlamaları da kitaptaki en güzel ironiydi. Jose Saramago roman hakkında sorulan bir soruya “Ne düşündüğümü merak ediyorsanız, bu kitapla anlatmak istediğim hepimizin körleşmeye başladığı değildi. Bence körleşmiyoruz. Hepimiz körüz. Körüz ama bakıyoruz. Bakabilen ama görmeyen kör insanlar.” ve yine kitapta doktorun karısı kiliseye girdiğinde dini resim, heykel ve