“Anne" dedim.
"Söyle kara kuzum," dedi.
"İçim sıkılıyordu ya..."
“…”
"Geçmedi,” dedim.
"Geçer yavrum,” dedi. "Geçmez sanırsın ama bir sabah uyanırsın ki kuş kadar hafifsin. İçindeki sıkıntı ne zaman almış başını gitmiş düşünürsün de bulamazsın."
"Kuşların da içi sıkılır mı anne?"
"Sıkılmaz mı kuzum? Sıkılmasa neden başlarını alıp oraya buraya gitsinler?"
"Geçer mi sonra?"
"Geçer elbet. Hani yükselirler, yükselirler sonra süzülmeye başlarlar ya... İşte o zaman bil ki ferahlamışlardır."
Eğer şu anda kendimi bırakacak olursam, paramparça olurum. Ben hep böyle yaşadım ve başka türlüsünü bilmiyorum. Eğer kendimi koyuverirsem, bir daha eskisi gibi olamam. Un ufak olurum ve sonunda da buharlaşırım.
Yaşlanmaya karşı koyuyoruz. Yaşlanan insanın güzel olmadığına inanıyoruz. Bu inanç bütünüyle yanlıştır. Yeni doğmuş bir bebek güzeldir. Yaşlı bir insanda güzeldir. Sorun, gözlerimizle neyi güzel neyi çirkin olarak algılayacağımıza ilişkin duygudur. Mutluluğumuzu sınırlayan, bizi kendi kendimizi ve başkalarını dışlamaya iten yargılar, koşullanmalardır. Dramı nasıl canlandırdığımızı, bütün bu inançlarla kendimizi başarısızlığa nasıl mahkum ettiğimizi görebiliyor musunuz?
Toz duman çökünce hayat yeniden dönmeye başlıyor orta yerde. Tüm yaralara aynı ilgiyi göstermeye çalışarak, çırpınarak, aceleyle. Bazen acıları dindirmeyi başarabiliyor. Ama arada sırada ne yönden estiği belli olmayan rüzgâr, tüm yaraların yeniden açılabileceğini hatırlatarak türlü sanrıya neden oluyor, huzur bırakmıyor. Paranoya rüzgârı bol bir mevsim.