“Gözüm” Bir keresinde babaannen böyle diyerek okşamıştı seni, halk dilinden türeyen bu epeski sevgi sözcüğüyle. Kendi görüp göremeyeceği her şeyi bir tek sen göresin diye mi üçüncü gözü kıldı seni? Kendinden verdiği bu göz, bakışın, algının, ışığın ve tanıklığın çok ötesinde gizil bir mirassa eğer, ne zaman fotoğraf makineni bir dürbün gibi ona buna doğrultup yakın-uzak ayarı yapsan, bil ki bir mil batırıp içine akıtıyorsun onu. Devraldığın gözü imha ediyorsun. Çünkü daha bakarken değiştiriyorsun şeyleri. Çerçeveye aldığın nesne her neyse, onu dünyadan koparıp kendi betimine buluyor, hayat sabitlediğin anlardan ibaretmiş gibi, evrenin zamandan münezzeh sıfatını önce insan yüzlerinde göreceğin yerde kendi yapıtında deniyorsun.
O zamanlar, bir adı da “eskiden” olan masal zamanlarında, gözleri gözlerime değerdi konuştuğumuzda; saatlerce, bıkmadan usanmadan konuşurduk. Başkalarıyla konuşurken bile gözlerimiz buluşurdu onunla; aynı yere bakarken bir yandan birbirimizin gözlerinin içine bakmayı sürdürürdük. Bakmadan bilirdim, yüzünden gözünden geçen gölgeleri. Birlikte baktığımız şeyi onun da beğendiğini görünce içim ışırdı; beğenmemişse sönüverirdi ışıltılar…
Artık ışık düşürmüyor baktığı yere, çoktandır böyle; onun ışığını aramayı bırakalı çok oldu - biraz da gölge lazımmış, zamanla öğrendim.
Ne çok konuşurduk, tam da yatmaya karar vermişken, uykumuzdan çalmak pahasına. Sonra sustuk. Birimiz bir şey söylerken öbürümüz televizyonun sesini kısmadı, anladığımız kadarı yetti -zaten neydi? önemsiz bir ayrıntı. Perdenin söküğü, dolabın kapağı.