• ŞEHİR HAYATINA SIĞDIRAMADIĞI KİTAP AŞKINI KÖYÜNE TAŞIDI

    İlkokuldan sonra eğitime devam edemeyen ancak kitap okumayı hayat tarzı haline getiren 62 yaşındaki Afife Küçükbenli, şehir hayatından sıkılarak 15 yıl önce göç ettiği köyünde, hem ev ve köy işlerini yapıyor hem de kendisine yeni dünyaların kapılarını açan kitaplarına daha çok zaman ayırabiliyor

    Şehir hayatından sıkılarak 15 yıl önce köyüne göç eden 62 yaşındaki Afife Küçükbenli, hem doğayla baş başa yaşam sürüp ev işleri yapıyor hem de çocukluğundan beri hayat tarzı haline getirdiği kitap okuma alışkanlığını sürdürüyor.

    Kayseri'nin Yahyalı ilçesine bağlı kırsal mahallelerden Seki Dağı'nda yaşayan Küçükbenli, çocukluğunda köy ve ev işlerinde annesine yardım etmesi gerektiği için ilkokuldan sonra eğitimine devam edemedi. Çocukluğundan beri içinde olan kitap okuma sevgisini ilk zamanlar kardeşlerinin ders kitaplarını okuyarak dindiren ve köyde okuyacak kitap bulmakta zorlanan Küçükbenli, astsubay Ahmet Küçükbenli ile evlenip şehre taşınınca çok sevdiği kitaplara daha kolay ulaşma imkanı sağladı.

    Çocuklarının okula başlaması ve üniversiteye gitmesiyle ufkunu genişleten Küçükbenli, ilk olarak Türk edebiyatının önemli eserlerini okumaya başladı. Küçükbenli, çocuk hikayeleriyle başladığı okuma serüvenine, Türk edebiyatı klasiklerinin yanı sıra Rus, Alman ve Fransız edebiyatı olmak üzere bir çok yabancı baş yapıtı sığdırdı.

    Şehir hayatının stresinden bunalan ve çocukları üniversite için evden ayrıldıktan sonra emekli olan eşiyle birlikte memleketlerine yerleşme kararı alan Küçükbenli, 15 yıl önce 3 keçi ve 10 koyun alarak kendisine köyünde yeni bir hayat kurdu.

    Küçükbaş sürüsünün yanı sıra inek, tavuk, ördek, kedi ve köpek gibi hayvanlar besleyen, arı yetiştiren Küçükbenli, bir taraftan köy işleriyle ilgilenirken bir taraftan kendisine yeni dünyaların kapılarını açan kitaplarına daha fazla zaman ayırabiliyor.

    "KİTAPLAR DÜNYAYA BAKIŞ AÇIMI DEĞİŞTİRDİ"

    Çocukluğundan beri içinde olan ve ilerlemiş yaşına rağmen sürdürdüğü kitap sevgisini anlatan Afife Küçükbenli, kitapların kendisi için hem çok iyi bir arkadaş hem de çok iyi bir rehber olduğunu belirtti.

    Kitapların, insanın kendini geliştirmesinin ve dünyaya bakış açısını değiştirmesinin en kolay yolu olduğunu ifade eden Küçükbenli, "Mesela ben Sabahattin Ali'yi çok sevdim. Sadece iki kitabını okuyabildim. Kuyucaklı Yusuf ve Kürk Mantolu Madonna. Bu kitaplar benim dünyaya bakış açımı değiştirdi. İnsanlara ön yargıyla yaklaşmaktan vazgeçtim. Kitap benim dünyaya, doğaya, insanlara ve hatta kendime bakış açımı değiştirdi. Eşimin, çocuklarımın ve etrafımdaki insanların psikolojik durumlarını anlamama yardımcı oldu. Komşularımla iyi geçinmeyi, kendimle barışık olmayı ben kitaplardan öğrendim. Kitabın bana çok şey kattığını düşünüyorum. Ayrıca kitap insanı bir çok kötü alışkanlıktan da koruyor." diye konuştu.

    Okuduğu kitaplarla ilgili konuşacak birilerinin olmasını çok istediğini vurgulayan Küçükbenli, şöyle devam etti:

    "Okuduğum kitap hakkında daha önce o kitabı okumuş bir arkadaşım olmasını çok istiyorum. İnsanlar o kadar az kitap okuyor ki bunu yapmak pek mümkün değil. Ben de bir kitabı bitirince kitap hakkında konuşmak için çocuklarımı arıyorum. Nasıl ki sevdiğin bir şeyi başkasıyla paylaşmak istiyorsan, okuduğun kitabı da birilerine anlatmak istiyorsun. Jack London'ın bir kitabını okudum. Sıfırdan kendini geliştiren birini anlatıyordu. Çok etkilendim o kitaptan. Sonu hüsran olduğu için son bölümünü biraz sevmedim. İntihar etmemeliydi. Bu kitabı yaylada bitirdim. Kitabın kritiğini yapmak için biriyle konuşmaya çalışıyorum ama etrafımda konuşabileceğim kimse yok. Telefonumuz da çekmiyor. Bunun için tam bir saat yürüyerek karşıdaki tepeye tırmandım ve kızımı aradım."

    Köy hayatından mutlu olduğunu, şehir hayatından çok sıkıldığını dile getiren Küçükbenli, köyde kitap okumaya daha çok vakit ayırabildiğini kaydetti.

    "KİTAP OKUMAK BENİM YAŞAM TARZIM"

    Küçükbenli, hayatta üç hedefi olduğunu ve bu hedeflerini gerçekleştirmek için yaşadığını bildirerek, şunları aktardı:

    "Ben okuyamadığım için bütün çocuklarımı okutmak, iyi bir eğitim almalarını ve iyi bir insan olmalarını sağlamak istiyordum. Çocuklarım ikisi mühendis, büyük bir firmada iyi bir konumda çalışıyorlar. Kızım da İtalya’da bir üniversitede öğretim görevlisi. İkinci hedefim ise bir şeyler yapmak, bir şeyler üretmek istiyordum. Bunu da köye gelerek gerçekleştirmiş oldum. Üçüncü hedefim ise görebildiğim kadar aklımın erdiği kadar okumak istiyorum. Kitap okumak benim yaşam tarzım."

    Çocuklara kitap okuma alışkanlığının kazandırılmasında ailenin büyük etkisi olduğuna işaret eden Küçükbenli, "Biz kitap okumayan bir milletiz. Kitap okumayı millet olarak bir alışkanlık edinmeliyiz. Önce kendimiz okumalı sonra da çocuklarımızın okumasını sağlamalıyız. Mesela evde belirli bir saatin kitap okuma saati olması gerekiyor. Hiç olmazsa haftada bir kez bunu yapmalılar. Kadınlar saatlerce ütü yapıyor, temizlik yapıyor. İstenirse kitap okumaya da zaman ayırılabilir. Hatta ütü aksasa, yemek aksasa olur ama kitap okumaya ihmal etmemek lazım. Çünkü önce biz okumalıyız ki çocuklarımız da kitap okuma alışkanlığı olsun. Çocuklar anne babayı model olarak seçiyorlar. Bunun bilincinde olarak çocuklarımıza iyi örnek olmalıyız." ifadelerini kullandı.

    Afife Küçükbenli, evlerine gelenlerin de kitap okuyabilmesi için evin bir çok yerine kitaplar koyduğunu, çevresindeki insanların doğum günlerinde onlara kitap hediye ettiğini de sözlerine ekledi.
  • Modern Türkiye`nin temelleri inşa edilirken, din ve dine dair kurum ve oluşumlar paranteze alınmıştı.
    Sorunlar da şimdilerde paketlenmiş halde kaldırılan bu parantezden sökün etti.
    Kültürü besleyen ana damar din, kuşkusuz kurutulamazdı.
    Bastırıldıkça, engellendikçe, `sistem dışı dindarlık` kök verdi. Ancak bu illegal oluşumların yavaş yavaş sekülerlesmeyi beslediği gerçeği gözden kaçırıldı.
    İntisap edenleri tatmin etmeyen, dine mesafeli olanları iyice uzaklaştıran `sahte dindar kimlikler` çoğaldı.

    Bu dönemeçte iki tartışma belirdi: Acaba asla dönüş olarak muhafazakârlaşıyor muyuz; yoksa sekülerleşerek gençler Deizme mi yöneliyor?

    Türkiye’nin muhafazakârlaştığı veya dindarlaştığı söylemi oldukça yüzeysel ve tepkisel bir reflekstir. İşin aslı, nasıl ki modernleşmemiz sekülerleşme trendi üzerinden bir tür Kemalizm söylemine evrildiyse, Osmanlı toplumsal yapısının geleneksel örgüsü önce İslâmcılık -modernleşmeye bir tür tepki reaksiyon- olarak formüle edildi; şimdilerde ise bu damarın, geçirdiği değişim ve evrimlerle bir tür muhafazakârlık söylemine dönüştüğünü ifade edebiliriz.

    “Türkiye muhafazakârlaşıyor mu?” sorusu da bu bağlamda içi boş bir tartışmayı sembolize etmektedir. Zira bilgi anlayışı bakımından muhafazakârlık, doğaüstü bir kaynağı savunuyor gözükse de, gerçekte hayatını sürdürdüğü bilgi, basbayağı sekülerizmin kamufle edilmiş, otoriteryan zihniyeti üstünde varlık göstermektedir. Geleneksel kodları ürkütmeksizin oluşagelen ve bilgi anlayışından varlık tasavvuruna değin hemen her alanda kapitalizme olan yakınlığı sebebiyle, seküler dünyaya hiç de uzak olmayan bu algı (sözde muhafazakâr!), sekülerizmle geleneksel yapının melez bir kültürünü oluşturmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla reddettiği paradigmanın gizli bir sözcüsüdür o. Bu nedenle de, muhafazakârlık anlatısının üstünden yükseldiği gerçekçi bir zihniyet mevcut değil ve üretilememektedir.
    Müslümanlar bir yandan vahiy eksenli bir dünyaya bağlılıklarını söylerken, onları çepeçevre kuşatan sekülerizm, ilâhî ve uhrevî boyutu iptal etmiştir. Doğal olarak, hayalleri ve gerçekleri birbiriyle kavgalı, arada şizofrenik bir mesafeye mecbur kalan Müslümanlar, kişilik bakımından yabancılaşmanın zorladığı parça-bölüklüğe mecbur kalmışlardır. Müslüman algıdaki varlık-bilgi ve değeri birleştiren bütünlükçü yapı ve bu anlatıların, bütün içindeki yeri gösterilememiştir. Çünkü özgün ve bütüncül bir Müslüman zihniyeti inkıtaya uğramıştır. Hatta çoğu zaman seçmeci ve faydacı bir zihniyete yerleşmek suretiyle, varoluş bakımından parçalanmayı zorunlu kılan bir epistemolojiye de yaklaşılmıştır. Bilginin İslâmîleştirilmesi söylemi hatırlandığında, sözünü ettiğimiz uyarlamacı ve otantik olmayan zorlama bakış, hemen kendini hissettirmektedir.Dahası oryantalizmin etkisiyle, ‘Doğulular ve Müslümanlar, Batı gözlükleri takarak’ kendilerine bakmak zorunda kalmışlardır. “Başkasının gözlüğüyle ne kadar sağlıklı görüş sağlanabilir?” Bu sorunun cevabı sanıyorum sorumuza da bir ölçüde yanıt oluşturmuş olacaktır. Kısacası Türk modernleşmesi ve sekülerizasyon projesi, “kültürün, kişilik yaratıcı katında yeni bir anlam yaratmadığı ve yeni bir fonksiyon görmediği için”, Türk kültüründe ve dolayısıyla dindar kimlikte devingen olarak yeniden üretimi tetikleyecek bir ufuk olamamıştır. Belki de bu, dinî dokunun iade-i itibar talebinde işi kolaylaştırmıştır. Öte yandan modernleşme süreci, dönüştürücü olmaktan ziyade, determinist bir çark işlevi görmüş ve ilerlemeci, geriye çevrilemeyen, geleneği iptal eden ve de her toplum için zorunlu olan belli aşamalara kilitlenmiştir. Böylece de kişilik kırılmaları meydana gelmiştir.
    1433409639779
    Âkif’in deyimiyle, Âsım’ın nesli “Büyük Doğu” hayalini, tam olarak ütopya gibi algılarken; bu ülkünün sahipleri, gerçekleşecek bir ideal ve ümit olarak görmüşlerdir. Selef, Mehmet Âkif’in âtiyi/geleceği karanlık görenleri yeren serzenişine sahip çıkmıştır. Oysa yeni nesil, modern bir dünyanın meydan okumasına alternatif üretememenin ezikliğini yaşamıştır. Eski kuşak neredeyse, İslâmcılık savunusuna asılı kalmışlardır. Onlar devrimden (Türk devrimi) önceki din kaynaklı yapılanmayı sürdürmek ister. Oysa yeni nesil, ayrı bir dilin ve modern Türkiye’nin çocuklarıdır. Âsım’ın neslinin hayali Doğu, atmosferi Batı’dır. Bu gerilim, göz ardı edilemez. Doğal olarak yeni nesil, kendilerine aşılanan anlatıyı, öykünmeci bir savunu içinde, ezbere sürdürmek zorunda kalmışlardır. Yeni neslin uzakta hayali bir köyleri varmış, ancak gidip görme ihtimalleri yoktur. Bu köyün tınılarını anlatan babalarına masalcı olarak bakarken, okulda duydukları ritimleri daha gerçekçi olarak görmektedirler. Ne var ki, büyüklerinin yanında bu gerçeği gizledikleri için sahte kimlikler üretmişlerdir. Hangisi gerçek, hangisi hayal? Sorusunun cevabını, muhataplarına göre cevaplamak zorunda kalmışlardı.
    Türk devriminin yaslandığı zihniyet seküler bir zihniyet olduğu için, Batı’da başlayan bir cereyanla birlikte dinle arasına mesafe koymuştur. Osmanlı’dan kopuş zaten devrimin amacı olduğu için, dinî bir zihniyetten beslenen Osmanlı’yı besleyen kaynaklarla irtibatı kesmek ana hedef olmuştur. Ancak toplumun temelinin İslâmî bir yapıyla irtibatı bilindiği için de bu politika, bazen doğrudan yapılsa da gerçekte sürekli sansürlenerek sürdürülmüştür. Ancak bu manüpülasyonlar, devletin yasal olarak perdelediği din olgusu için, illegal kanalları beslemiştir. Cemaatlerin doğuşunu ve etkinliğini bu bağlamda okumak mümkündür.
    Sahici din bağı zayıfladıkça, geleneğin bütün anlatıları çoğu zaman kutsanmıştır. Oldukça reaksiyoner bir tavır bu. Madem yeni olan modern ve Müslüman dokuya uygun değil, ne varsa eskide var gibi bir algı, geleneksellik fetişizmi ile ütopyacı hayalcilik arasında savrulmuştur. Dolayısıyla gençler dinden ya tamamen yalıtılmışlardır ya da gelenek dinin yerine ikame edildiği için, atalar anlatısı yanlışlarıyla birlikte dinmiş gibi verilmiştir. Meselâ bu bağlamda İslâmcıları anabiliriz. Onlar anlatılarıyla yeni modern neslin kültürel dokusuna nüfuz edip, onların kişiliklerini kendi ülküleriyle işleyebileceklerini varsaydılar. Ancak binilen araç buna hiç de izin vermiyordu. Yanlış araçla, doğru hedefe ulaşma isteği tam bir Polyannacılık olabilirdi. Bu gerilimli strateji, çoğu zaman travmatik benlikleri tetiklemiştir. Bu yaralı bilinçleri ve toplumsal parçalanmayı şüphesiz, ben idrakinin giderek zayıflaması beslemiştir. Ben idraki, ortak tecrübe alanı ya da hayat serüveni diyebileceğimiz örüntü içinde var olur. Ancak eğreti, özentili ve kendini öteleyen bir ortamda güçlü ben idrakleri oluşamazdı.
    Turkiyede-modernlesme-1
    Nitekim Batı’yı ideal gören aydınların kestiği prizmadan geçen düşünce biçimi, “ütopyacı bireycilik” üretmiştir. Bu tanımlamayla Niyazi Berkes, dramatik tablomuzu özetlemektedir. Zira bu yapı içinde, toplumsal dokudan kopuk, âdeta ayakları yerden kesik kişiler ve dolayısıyla düşünceler idealleştirilmiştir. Bu tavır, beraberinde bir yabancılaşmayı getirmiştir. Dolayısıyla bu yabancılaşma içinde, yeni nesil kendisine zaten uzak ve çoğu zaman anlamadan diline doladığı şiarlarıyla omuzlarına çok ağır sorumluluklar yüklemiştir. İslâmcılar, bu miras borcu ve yabancılaşma altında iki kez kıvranmışlardır. Esasında bu istikametten sapma, kendinden uzaklaşma ve ahlak heybesini yitirmekti. Bu kendinden göçen bir kervanın kısa özetiydi. Kuşkusuz modernleşme ve tasvir ettiğimiz kırılma ve değişimin olumlu katkıları da olmuştur. Harvey Cox’un Seküler Şehir (The Secular City) isimli kitabını anımsayabiliriz. Cox’a göre sekülerleşmeyle birlikte din, belirli kesim veya belirli mekânlarla sınırlanmaktan da özgürleşmiş oldu. Her ne kadar görünüşte bu İslâm dini için geçerli değil gibi görünse de, teokratik özelliği olan Osmanlı devleti mirası içinde kutsal ve mukaddes olanın yoğun veya daha az olarak dağıldığı/dağıtıldığı görülecektir. Meselâ bir tekke kültürü ve yaşantısını, dahası külliye geleneğini düşünebiliriz. Sekülerleşmeyle -bu dokudaki kayıplarla ve yeni kazanımlarla birlikte- onların ötesinde de maneviyat ve kutsallık varlığını daha açık göstermeye başladı. Meselâ Cem Karaca’nın biyografik serüvenine baktığımızda “Allah Yar” şarkısındaki varoluşsal ifşa tam da demek istediğimizin somut örneğidir.
    Yaralı Bilinç kitabında Shayegan, modernleşmenin kurumları tahrifini dolayısıyla zihinlerdeki farklılaşmayı anlatması oldukça anlamlıydı. Yıllarca ülkesinden uzak kalmış genç bir adam, İran’a geri döndüğünde Tahran havaalanından çıkınca evine gitmek için bir taksiye biner. Yarı yolda şoföre, ilk tütüncüde durmasını söyler. “Tütüncüde ne yapacaksınız beyim?” diye sorar şoför.
    “Ne mi yapacağım? Sigara alacağım.”
    “Sigara mı? Sigarayı camide satıyorlar.”
    “Camide mi? Yahu cami Allah’ın evidir, oraya ibadet etmeye gidilmez mi?”
    “Yanlış beyim! İbadet etmek için üniversiteye gidilir.”
    “Peki, eğitim ve öğretim nerede?…”
    “Hapishanede bayım…”
    ….
    Kurumların bu şekilde başkalaşım geçirdiğini söyleyen Shayegan, ibadetin maddi dönüşümünü, sigaranın nerdeyse ritüel işlevine büründüğünü söylerken, maddenin alan genişlettiğini, ruhun irtifa kaybettiğini de söylemektedir. İşte bu değişimde, toplumsal hafızada mevcut olan Allah tasavvuru silinmese de, onun detayları, ibadet, ahiret ve dünya ilişkisi deist bir algıya evrildi. Kısacası gayba iman irtifa kaybetti, rasyonelleştirilen inançlar akideler alan genişletti. Özellikle de (üniversite) genç populasyon ve metropol nüfusu için modernleşme silindirinin etkin olduğunu söyleyebiliriz. Ritmi de zorlu yaşam koşulu da, durup düşünmeye engel olduğu gibi, ritüelleri de ertelemeyi tembihleyip durdu. Devlet memuru veya işçinin mesai kavramı ile, oruç, Cuma namazı gibi bazı pratikler çatışınca, faydacı kimlikler için, dinden uzaklaşma doğallaştı. Ekmek parası argümanı geçer akçe olmaya başladı.
    İşte bağlamın kapitalizm, ufkun modernizm, varoluşun tek boyutlu rasyonalizme doğru evrildiği dünyanın dini de Hz. İbrahim kıssasındaki iman değil; benim kalbim temiz, ninem de hacca gitti argümanındaki deizmdir…
  • Nazife Cemgil solcu bir anneydi. Öğretmenliği sürgünlerle geçti. Adnan Cemgille evliliğinden olan iki oğlundan Sinan 1971de öldürüldü. 32 yıl zor geçen günler yaşadı ve 7 Ekimde yaşamını yitirdi.

    Adnan Bey 1909, Nazife Hanım ise 1913 doğumlu. İkisi de aileleri içinde Kurtuluş Savaşı heyecanını, Cumhuriyet dönemi coşkusunu yaşamışlar. Nazife Hanım'ın babası Cemal Bey Muğla Ağır Ceza Reisi, savaşa IV. Kuvayı Milliye Başkanı olarak katılıp halkı örgütleyenlerden.
    Evlerinde sık sık toplanan efeler, annesi ve çevredeki diğer kadınların gece gündüz demeden cepheye yollamak için diktikleri asker giysileri, çocukluk anıları olarak hiç unutulmamış. Adnan Bey'in dayısı Kâmil Bey ve arkadaşları direniş örgütünde görev alıp Anadolu'ya silah kaçırmışlar. Zorlu savaş yılları, yokluklar ama bütün olumsuzluklara karşın yitirilmeyen umutlar, onlara ailelerinden kalıt.

    Adnan Bey, Rüştiye'yi Kalamış'ta bitirip öğrenimini Kabataş Lisesi'nde tamamlar. Nazife Hanım ilkokulu Aydın'da, sonra da İzmir'deki Fransız okulunda okur. Gençlerin doktor, mühendis, avukat olmak istediği yıllarda kaydını bilinçli olarak İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'ne yaptırır. Adnan Bey'le sınıf arkadaşıdırlar. 1936 yılında aynı dönemin, aynı ideolojiye sahip fakülte arkadaşları artık genç Cumhuriyetin nefer öğretmenleridir. 1941 yılında bir tesadüfle Ankara'da karşılaşıp evlenmeye karar verirler. 1942 yılında ilk çocukları Dumrul, 1944'te ikinci çocukları Sinan doğar.

    Nâzım Hikmet Bursa'da hapistedir. Cezaevi Müdürü Tahsin Akıncı'nın kızı Şehnaz, Nazife Hanım'ın öğrencisidir. Sabiha Sertel "Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi" adlı kitabını Nâzım'a göndermek ister. Bu sebeple Nazife Hanım öğrencisine bir mektup yazarak babası vasıtasıyla kitabın iletilmesini sağlar. Daha sonra okulda yapılan bir aramada mektup, Şehnaz Akıncı'nın dolabında bulununca Nazife Hanım kovuşturmaya uğrayıp başka bir okula sürülür...

    Adnan Bey Ankara Erkek Sanat Okulu, Ankara Musiki Öğretmen Okulu, Ankara Atatürk Lisesi'nde çalışır, bir yandan da çeşitli dergilerde yazılar yazar. 1941 yılında Behice Boran ve Pertev Naili Boratav ile Yurt ve Dünya dergisini çıkarırlar. Aynı zamanda İnönü Ansiklopedisi'nde de redaktör olarak çalışır ve Fransızcadan Türkçeye çeviriler de yapar.

    1945 yılında gene Behice Boran'la birlikte yazarları arasında Arif Damar, Muvaffak Şeref, Kemal Bilbaşar, Enver Gökçe'nin de bulunduğu Ant dergisini yayımlarlar. Adnan Bey'in Sabiha Sertel'in sahibi olduğu Tan gazetesi ve tek sayı çıkabilen Görüşler dergisinde de yazıları çıkar. Tan matbaasının basılıp tahrip edilmesinden sonra, öğretmen Adnan Cemgil ve öğretim üyeleri Behice Boran, Pertev Naili Boratav, Niyazi Berkes ve Mediha Berkes bakanlık emrine alınırlar. Hukuki mücadelelerini yapıp bir yıl sonra Danıştay kararı ile görevlerine geri dönerler.

    Niyazi Berkes ve Mediha Berkes "24 Saat" isimli gazeteyi çıkarınca Adnan Bey daha yararlı olacağı düşüncesiyle öğretmenlikten istifa ederek gazetenin yazıişleri müdürlüğünü üstlenir. Fakat gazete ancak 13 sayı çıkabilir. İşsiz kalan Adnan Bey İstanbul'a gelip Zekeriya Sertel'in "Teknik Reklâm" adlı reklam bürosunda çalışır.

    1950 yılında Nâzım Hikmet Bursa Cezaevi'nde açlık grevine başlar. Bu sebeple İstanbul'a nakledilir. Nâzım'ın affedilmesi için imza kampanyası açılır. İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği "Nâzım'ı Kurtarınız" başlıklı bir bildiri dağıtır ve Lâleli'deki Çiçek Palas Oteli'nin salonunda bir toplantı düzenler. Olaylı toplantıdan sonra gözaltına alınanlar arasında Nazife Cemgil ve öğrencisi Şehnaz Akıncı da vardır. Çabalar sonuçsuz kalmaz, 15 Temmuz 1950'de çıkarılan afla tüm tutuklu sosyalistler ve Nâzım da serbest bırakılır.

    1950 yılında kurulan Türk Barışseverler Cemiyeti'nin başkanı Behice Boran, sekreteri ise Adnan Cemgil'dir. Cemiyet örgütlenme aşamasında hareketi yığınlara mal etmek amacıyla Barış adlı bir dergi çıkarır. Barışseverler Cemiyeti, Menderes Hükümeti'nin, TBMM kararı olmadan Kore'ye asker gönderme kararını protesto eden bir bildiri bastırıp dağıtınca, kapatılıp yöneticileri hakkında dava açılarak, yurtsever insanlar tutuklanır. Adnan Cemgil de tutuklananlardandır. Ankara'ya götürülüp Dış Kapı Cezaevi'ne konulur.

    Nazife Hanım çocuklarıyla kocasını ziyarete gider. Sinan küçük yaşında hapishane ile tanışmıştır, etrafı merakla seyredip olanları şaşkınlıkla izler. Hükümlü Adnan Bey, cezasının altı ayını Ankara Askeri Cezaevi'nde, yedi ayını ise Nevşehir Cezaevi'nde geçirir. Bu arada Yozgat'a sürülen Nazife Hanım, o yıllardaki her sürgünün kaderini yaşar.

    Daha yerine varmadan çevre aleyhinde kışkırtılmıştır. Yozgat'ta iki çocuğu ile yiğitçe, tüm zorluklara karşın yaşamını sürdürür. Ardından atılan "Komünistler Moskova'ya!" bağırışlarını buruk bir acıyla, tepkisiz dinler. Çocuklara bile "Yamyamın çocukları!" diye sataşılır. Her fırsatta Nevşehir'e Adnan Bey'i ziyarete giderler. Bekleyişler sırasında, çocuklar hapishane bahçesinde oynar. Sinan, annesinin her dalgınlığında ortadan kaybolup ağaçların tepesine tırmanır...

    1951 yılında tahliye edilen Adnan Bey bir süre Yozgat'ta ailesiyle birlikte kalır. Sonra çocuklarını alıp İstanbul'a gelir. Nazife Hanım, Yozgat'ta birkaç yıl daha direnerek görevini sürdürür, 1955 yılında istifa etmeye mecbur kalarak ailesinin yanına döner. Adnan Bey aileyi geçindirmek için, Emekli Sandığı Reklam Bölümü'nde çalışır, takma adla şiir ve yazılar yazar, İstanbul Şehir Tiyatrosu'nda figüranlık, bir süre de arkadaşlarının su dağıtan kamyonunda evlere su taşıyıp sakalık yapar. Bir bakkal dükkânı deneyimi de vardır ama uzun sürmez, batırır.

    1961 yılında, Cemgil Çifti Evren Yayınları'nı kurup "Evren Ansiklopedisi"ni çıkarırlar. Sinan, o yıllarda İtalyan Lisesi'ndedir. Adnan Bey onun tez canlılığını bildiğinden, okula vapurla giderken ardından her sabah ünlemeyi âdet edinmiştir: "Oğlum, sakın iskele verilmeden atlama!"

    27 Mayıs İhtilali tüm yurtsever devrimciler gibi Cemgil ailesi içinde de umut ve sevinçle karşılanır. Umutlar yeşermiştir TİP kurulur, 1962 yılında Adnan Cemgil TİP'e girer. 1968 yılında yapılacak Senato seçimlerinde Zonguldak ili adayı olur. Nazife Hanım da Maden İş Sendikası'nda işçilerle eğitim çalışmaları yapar. İkisi de TİP için özveriyle çalışırlar.

    Senato seçimlerinde o da Aydın adayıdır. Seçim bölgelerini gezip sosyalizm propagandası yaparlarken başlarına pek çok olay gelir. Bunlardan en elimi 1965 yılında Bursa'dakidir. TİP kongresinin yapılacağı Saray Sineması önünde Komünizmle Mücadele Derneği tarafından kışkırtılmış binlerce gözü dönmüş kişi, kongre çıkışında delegelerin üzerine saldırır. Sinan saldırı sırasında üniversite öğrencisidir. Çenesi kırılmış, her tarafı yara bere içinde olan babasını görmek için hemen hastaneye koşar. Onu, bu hale getirenlere karşı öfkelidir. Babasına sarılır ve sarsıla sarsıla ağlar...

    Sinan ODTÜ'de antiemperyalist mücadele için ön saflarda yerini alır. 1965 yılında gençlerin çıkardığı Dönüşüm dergisini satarken arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile birlikte gözaltına alınırlar. Cemgil çifti kendi hapislikleri gibi soğukkanlılıkla karşılayamazlar bu hapisliği. Evlatları için endişelidirler...

    1969 yılında Sinan, dava arkadaşı Şirin Yazıcıoğlu ile evlenir. Cemgil ailesine 1970 yılında torunları Taylan'ın doğumu ile gelen mutluluk çok uzun sürmez...

    12 Mart muhtırası verilmiş, pek çok devrimci gözaltına alınmıştır. Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Şarkışla'da yakalanır, idamla yargılanırlar. Sinan Cemgil, Mahir Çayan ve arkadaşlarının izi sürülür. Cemgiller için çok zor günler, kulakları hep haberlerde tedirginler...

    31 Mayıs 1971'de öğle haberlerinden Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan'ın Nurhak dağlarında jandarma ile yaptıkları çatışma sonucunda öldürüldükleri duyulur. Aile perişandır. Adıyaman Vali'sini telefonla arayan Adnan Cemgil, olayın İnekli köyü çevresinde olduğunu öğrenir. Karayolları haritasından köyün yeri bulunup Sinan'a nasıl ulaşılacağı araştırılır.

    Aile dostu olan Orhan İyiler ve Adnan Cemgil Sinan'ın cenazesini İnekli köyünden alıp İstanbul'a getirmeye karar verirler. Nazife Cemgil de gitmek ister, "Hiçbir güç, benim oğlumu almaya gitmemi engelleyemez!" diye diretir. Sinan, yirmi altı yaşında, 3 Haziran 1971 günü polis kuşatması ve siren düdükleri arasında Karacaahmet Mezarlığı'nda defnedilip ölümsüzleşir.. Anne ve babası son bir gayretle, Nurhak Dağları eteklerinden getirdikleri toprak ve çiçekleri mezarın üzerine sererler... Onların acılar karşısında yıkılmadan dimdik ayakta kalmaları, yiğitçe mücadeleleri herkese örnek olur.

    Daha sonraki yıllarda Şirin Cemgil'e destek olup torunları Taylan'ın birlikte, en iyi şekilde yetiştirilmesi, eğitimi ve öğretimi Nazife Hanım ve Adnan Bey'in hayatlarındaki boşluğu kısmen doldurur. Adnan Bey çevirilerine devam eder. Romain Roland, Diderot, Emile Zola, İbanez, Balzac, Tagor, Roger Martin, Pirandello, Sillanpaa, Amado, Gramsci'den seçilmiş çevirileri ile pek çok eseri dilimize kazandırır. Kısa sürelerle Cumhuriyet veYeni Ortam gazetelerinde de fıkra ve yazıları yayımlanır.

    Sinan'ın kitabı...

    1977'de üç kuşak bir arada Ege gezisi yaptık. Taylan ve bizim çocuklar da vardı. Nazife Hanım'ın babasının savaştan sonra Aydın'da yaptırdığı yüksek tavanlı evde bir gece konakladık. Yolculuk sırasında Adnan Bey'in yorulmak bilmeden konuşmaları ve anlatımlarındaki olaylara ironik yaklaşımı, kimi zaman gözlerimizden yaşlar gelene kadar hepimizi güldürdü. Her yürüyüşe çıktıklarında eşim Yalkın'ın kitabevine uğruyorlardı.

    Son yıllarda sağlık sorunları onları eve bağlamıştı. Gözleri görmüyor, gazetelerini Dumrul okuyordu. Haberleri dinliyorlardı. Özellikle Adnan Bey'in pırıl pırıl bir belleği vardı. Ziyaretlerimde yurt ve dünya sorunları üzerine konuşuyorduk. Nazife Hanım: "Böyle, işe yaramadan yaşamak çok lüzumsuz. Öbür dünyadan bir beklentimiz olsa, özkıyımı da düşünebiliriz ama o da olmadığına göre, zor da olsa günler geçip gidiyor..." diyordu.

    Turhan Feyizoğlu'nun "Sinan" adlı kitabını birlikte okuduk. Adnan Bey sık sık okumamı kesip olayları ayrıntılarıyla anlattı. Her gün bir kısım okuyarak on-on beş gün sonra okumayı tamamlayıp kitabı kapattığımda uzun bir sessizlik oldu. Nazife Hanım'ın sesiyle irkildim: "Biri, masal diye anlatsaydı bütün bu olup bitenleri, dinlemeye bile yüreğim götürmezdi, oysa ki hepsini yaşadık ve yaşamaya da devam ediyoruz..." diyordu.

    Cemgil çiftinin altmış yılı aşkın birliktelikleri gençlik aşkı gibi sürdü. Yan yana koltuklarında oturup birbirlerinin her hareketlerini duyumsuyorlardı. Nazife Hanım gençliğinde olduğu gibi atak, yerinden birdenbire fırlayınca Adnan Bey düşeceğinden endişeleniyor, "Dur, nereye gidiyorsun? Birlikte yürüyelim!" diyerek kolundan tutuyordu...

    21 Kasım 2001 günü Adnan Bey'i yitirdiğinde Nazife Hanım: "İkimiz de çok inatçı, doğru bildiğimizden ödün vermez insanlardık. Ama birbirimize karşı bu yönümüzü hiç kullanmadık. Özellikle Adnan, bana karşı hep özverili, çok iyi bir dosttu..." dedi. Kısa bir süre sonra düşüp kalça kemiğini kırdı. Sevgili Nazife Hanım acıların en büyüğüne karşı direnmişti, şimdi çektikleri dert değildi ona. Hastanede, kolundan serum bağlı, doksanıncı doğum gününü kutlayan Taylan'a gülümseyerek: "İyi ki doğdun Nazife!" dedi.

    Daha sonra Nazife Hanım tamamen yatağa bağlandı, zaman zaman bilinci de kapalı oldu. Bir gidişimde Server Tanilli'nin onu Caddebostan'daki şiir resitaline telefonla davet ettiğini öğrendim. Server Bey'in çok güzel şiir okuduğundan söz edip hangi şiirleri okuduğunu sordu. Saydım, sonra "Yaşamak! Bir ağaç gibi tek ve hür" diye başladım. "Ve bir orman gibi kardeşçesine, bu hasret bizim!" diye dizeleri tamamladı. Bilinci açıktı, sevindim.

    Geçen yıllardaki 1 Mayıs sonrası ziyaretimde: Ülkede sağcısı, solcusu, dincisiyle değişik bir 1 Mayıs kutlandığını anlattım. "Ya, öyle mi?.." diyerek şaşırdı. Sonra 1977 yılı 1 Mayıs'ını konuştuk. Bayram sevinciyle çocukları da götürme gafletinde bulunup kurşunlar tepemizden uçarken, olası bir serseri kurşundan korumak için çocukların üzerlerine kapanışımızı buruk anımsadık...

    Cemgil çiftçinin yaşamöyküsünü yazarken yarım asırlık Türkiye tarihi içinde yurtsever, aydın, ileri görüşlü insanlarımızın çektikleri acıların sürekliliğini bir kez daha düşündüm. Ne çok, değerli insanımız tüketildi. Sonuç: İşte, bugün ülke olarak içinde bulunduğumuz durum! Onların, mücadelelerinde ne kadar haklı olduklarını, hâlâ gözler önüne sermiyor mu?..

    Sevgili Nazife Hanım, düşünce arkadaşı Adnan Bey'in ardından fazla yaşamadı. İkisi de Sinan'ı aralarına alıp uzun zamandır özledikleri huzura kavuştular... (HÖ/NM)


    İstanbul - Cumhuriyet dergi

    13 Ekim 2003, Pazartesi

    Halide Özerden
  • Apple, her gün milyonlarca insanın gündelik hayatının bir ekonomik krizden geçtiğini, bu krizlerin insanların fikirlerini etkilediğini ve kapitalist rüzgarın etkisiyle birtakım olumsuzlukların geri geldiğini belirtmiştir.

    Krizin bir sürpriz olmadığını her gün görülebileceğini ifade eden yazar krize etki eden üç etmenden bahsetmiş ve şu şekilde sıralamıştır; sermaye birikim süreci, siyaset ve kültür. Ayrıca insanların her bir alanda mücadele ettiğinde ekonominin de bu durumdan etkilendiğini belirtmektedir.  

    ABD’de ırkçılık yüzünden siyah ve hispanik gençler arasında işsizliğin 1975’de %60 ile %70 arasında olduğunu belirten Apple bu durumun şimdiki zamanda da aynı oranlarda olduğunu ifade etmiş buna benzer şekilde çalışma hayatında cinsiyet ayrımcılığının da halen varlığını sürdürdüğüne ve sadece beyaz yakalı kadınların istihdama katılma oranında küçük bir artış olduğuna vurgu yapmıştır.

    Yazar, çalışma hayatındaki ücret bölünmüşlüğüne değinmiş buna örnek olarak düşük ücretli endüstrilerde çalışan işçilerin aldığı ücretlerin 20 yıl içersinde yüksek ücret ödenen endüstrilerdeki ortalama ücretin %75 inden %60’ına gerilemesini vermiştir.

    Apple, ABD’nin sağlık ve güvenlik konusunda çok geride kaldığını ve işverenlerin elde ettikleri kârları insanlardan daha üstün tuttuklarını ifade etmiştir.

    Eşitsiz iktidarın yapısal koşulundan bahseden yazar bu durumu “ABD’de 2 milyondan fazla şirketin sadece 200’ü endüstriyel varlıkların %50’ sinden fazlasına sahip ve kontrol sahibi durumunda” örneğiyle vermiştir. Ayrıca firmalar kendi içinde yaşadığı ekonomik sorunu çözmek için düşük ücret politikası güderek işçi emeğini sömürmektedir.

    Eğitim kurumlarımızın, arzu ettiğimizden daha az bir oranda demokrasi ve eşitliğin motoru olarak işlediği gerçeği, giderek daha da açık bir hâle geliyor diyen yazar bu durumu okul değişiminin bile ırkçı yaklaşımlara bir çözüm yolu olmadığı örneğiyle desteklemiş ve çözüm olarak geniş çerçevelerde değişiklik yapılması gerektiği yolunu göstermiştir.

    Apple, okulların eşitsiz bir topluma uyum sağlayabilen ve buna hevesli olan öğrencileri pasif varlıklara dönüştüren açık ve örtülü bilginin karşı konulmaz bir şekilde öğretildiği yeniden üretim kurumlarından ibaret olmadığı ve okulların hakim ideolojilerin yaratıldığı mücade alanlarından biri olduğu kanısındadır.

    Eğitimin liyakata bağlı olmadığını savunan yazar bir bilginin yapabileceği ve olabileceği durumun tek bir işlevi olmayacağını ifade etmiş ve bu duruma Boris ve Moris’e sorduğu bilmece nedir sorusunu örnek olarak vermiştir. Okulların pek çok eğitim araştırmacısının bizi inandırdığı gibi liyakata dayalı yerler olmadığı fikrinde olan yazar gerçekten liyakata bağlı olunması durumunda test sonuçlarının ve yetişkin başarısının ölçütleri arasındaki ilişkinin zaman içersinde artmasının, aile kökeni ve yetişkin başarısı arasındaki ilişkinin de düşmesinin gerekliliğinden bahsetmiştir.

    Apple, okulu sadece dağıtım görevi üstlenen bir kurum olarak görmemiş, üretici işlevinin olduğuna da vurgu yapmıştır. Yazar, okulun toplumsal iş bölümü için gerekli öznelerin üretilmesindeki rolü ile kültürel sermayenin bir üretim aracı olarak rolü arasında oldukça karmaşık bir ilişki bulunduğu görüşündedir.

    Okulların sadece insanların kendilerine uygun yerlere dağıtımı işlevi görmediğini belirten yazar okulların toplumdaki meta üretiminde önemli unsurları olduğunu ifade etmiştir.  

    Apple’a göre devletin sermaye birikimini sürdürerek, hizmetler sağlayarak, eski piyasaları muhafaza ederken biryandan da yeni piyasalar yaratarak,  artık nüfusun büyük kısmını kamuda istihdam ederek, ekonominin tam da merkezine yerleştiği açıkça görülmektedir.

    Apple, okulların sınıf, ırk ve cinsiyetle farklılaştırılmış ve kendilerinin  de parçası olduğu yapısal düzenlemelerin meşrulaştırılmasına yardımcı olan gizli bir müfredatın dağıtımı veya en azından oluşturulmasının koşullarını sağlama çabasında olduğu düşüncesindedir.

    Okulları (özellikle de okulun gizli müfredatında) toplumun aynası olarak gören yazar bir toplumun uysal işçilere ihtiyaç duyduğunu, okulların da toplumsal ilişkiler ve öğretim aracılığıyla alttan alta aktarılanlarla böyle bir uysallığın üretimini garantilediğini ifade etmiştir.

    Gizli müfredatın ekonomik sınıf ve kişinin beklenen ekonomik konumuna bağlı olarak farklıllaştığını düşünen yazar işçi sınıfı çocuklarına dakiklik, derli topluluk, otoriteye saygı ve alışkanlık oluşumunun çeşitli unsurlarının öğretildiğine, daha üst sınıflardan gelen öğrencilere ise entellektüel açık fikirlilik, sorun çözme, esneklik gibi onların vasıfsız veya yarı vasıflı işçiler değilde idareci ve profesyoneller olarak görev yapmasına olanak sağlayan beceri ve davranışların öğretildiğine dikkat çekmiştir.

    Apple,  enformal düzeyde de olsa kadın ve erkeklerin işlerimizde, fabrikalarımızda ve başka yerlerde bilgilerini, insanlıklarını, gururlarını korumak için mücade ettğinin görülmesi halinde  müfredat alanında girişilecek eylemin daha önemli olabileceğine vurgu yapmıştır.

    İşçilerin her düzeyde emekleri üzerinde bir miktar denetim elde edebilmek, zaman, işin hızı ve becerilerinin istihdamı üzerinde ciddi bir enformal iktidar oluşturabilmek için enformal koşullar yaratmaya çalıştığını belirten yazar işçilerin kontrol edilirken bir yandan da bu kontrole karşı çıkmayı dile getirmeye çabaladıklarını ifade etmiştir.  

    Apple, kızların boş zamanının ebeveynleri tarafından daha sıkı bir şekilde denetlendiğini ve kızaların evde başlayan ev içi yemek konusunda çıraklık yaptığını ifade etmiştir. Yazar erkek kadın mücadelesine ilişkin “Erkekler ve kadınlar tarafından devamlı bir mücadele süreci nedeniyle bütün kadınların mesleki rollerine dair geleneksel tanımlar kırılıyor olsa da neredeyse bütün kadınların hem iş yeri hem de evde yaşamı için hazırlandığı gerçeği, şu anlama geliyor: Bir ekonomik kriz yaşandığında -iyi işler oldukça azaldığında- işçi sınıfı kızlarının yaşanan kültürü içerisinde belli alanlar ve kültürel formlar yükselişe geçer” diyor.

    Kadınlar arasındaki işsizlik oranlarına değinen yazar 18-24 yaş grubu arasındaki kadınlar için işsizliğin arttığını, bütün kadınlarda işsizlik oranının %22 olduğunu fakat bu oranın siyah kadınlarda %30 seviyesinde olduğunu belitmiş ve çalışma hayatında yaşanan ırkçılığa vurgu yapmıştır.     

    Vasıfsızlaştırmadan da bahseden yazar vasıfsızlaştırmayı: Emeğin üretkenliği arttırmak verimsizliği azaltmak ve iş gücünün hem maliyetini hem de etkisini kontrol etmek için bölündüğü ve tekrar bölündüğü uzun bir sürecin parçası şeklinde tanımlamıştır. “Vasıfsızlaştırma ve yeniden vasıflılaştırmanın genel olarak tek ve aynı anda ve aynı insanlarla işlemediği ekonominin tersine, okuldaki durum tam da böyle. Önceden tasarlanmış değerlendirme sistemleri kisvesi altında teknik denetim prosedürleri okula girdikçe, öğretmenler vasıfsızlaştırılıyor. Fakat bir yandan da oldukça önemli sonuçlar doğuracak şekilde yeniden vasıflılaştırılıyor” diyor yazar. Öğretmenlerin işlerinin koşullarının diğer işçilerden hâla çok faklı olduğunu belirten yazar öğretmenin ürünlerinin bürolar ve fabrikalardaki kadar görünür olmadığını ifade ediyor.
  • Örgün eğitimin getirilerinin mi yoksa götürülerinin mi daha fazla olduğu sorusu şu günlerde birçok kişinin zihnini meşgul ediyor. Çocukların vakitlerinin büyük bölümünü ders saatleriyle ve ödevlerle meşgul eden okulun aldığı vakit, dönütleriyle kıyaslandığında ortaya çıkan tablo pek çok kişiyi tedirgin ediyor.
    Örgün eğitimin norm haline geldiği modern hayatta eğitim ve öğretim üzerine imal-i fikirde bulunan John Holt, ilk defa 1977’de Growing Without Schooling dergisinde yayımlanan yazısında Okulsuz eğitim kavramını ortaya attı. Bu tarihten sonra bu kavram üzerine pek çok şey yazılıp çizildi. İşte Ben Hewitt’in, oğulları Fin ve Rye’ın eğitim serüvenini işleyen Okulsuz Büyümek kitabı söz konusu literatürün güzide örneklerinden biri.
    Ben Hewitt, yazarlıkla geçimini sağlayan, eşiyle beraber kasabadan aldıkları yüz atmış dönümlük bir arazide, kendi inşa ettikleri evde mütevazi bir hayat yaşan birisi. Amerikan eğitiminin çocukların, çocukluklarını yaşamasına, ruhlarının ve zihinlerinin tam olgunluğa ulaşmasına izin vermediğini düşündüğünden iki oğlu Fin ve Rye’ı okula göndermemiş. Bu kitabında da çocuklarının okul dışındaki öğrenme biçimlerini ve öğrendiklerinin içeriğini anlatıyor. Aslında yalnız bunlarla yetinmeyip çiftlikleriyle kurdukları bağı, oradaki çalışmalarının değiştirdiği ve geliştirdiği yaşam biçimi anlayışını ve bunlara ilaveten kendisinin ve eşinin hayat hikayelerini anlatıyor. Ve bu yüzden kitapta anlatılan birçok hikaye, bunların çocukların öğrenimleriyle bir alakası olmadığı intibaı uyandırıyor. Sanırım bu, yazarın eğitim – öğretim tasavvurunun bizden farklı olmasından doğan bir karışıklık. Kitabın ilerleyen sayfalarında daha net anlaşılıyor ki yazar, paylaştığı hikayelerle çocuklarının öğrenimi arasında güçlü bağlar olduğuna inanıyor. Söz uzadıkta ifsat olurmuş. Girizgahı fazla uzatmadan kitabın bölümlerine geçelim.
    İlk bölümde okulun eşi ve kendi hayatında oynadığı rolden bahseden yazar, çocukları için okulsuz eğitimi seçme süreçlerinden kısaca bahsediyor. Ardından okulsuz eğitim kavramı üzerine düşüncelerini aktarıyor. Bu bölümden anladığımız kadarıyla yazarımız, aslında bu kavramdan pek de hoşlanmıyor. Çünkü onun nezdinde bu kavram bir şeylerin tersini yapmak anlamına geliyor ve reddetme içeriyor. Oysa o bir şeyin tersini yapmak yerine kapsayıcı, orta yolu özendiren, aktif, çocuğun doğal merakı ve öğrenme isteğiyle ilerleyen, bedeni, ruhu ve aklı besleyecek bir öğrenme üzerine çaba sarf ettiğini söylüyor.
    Bir de belirtmekte fayda var: Yazar, okulun gereksiz, vakit öldüren bir kurum olmadığını bilakis birtakım faydalarının da bulunduğunu teslim ediyor ve fakat çocuklarının eğitiminde izlediği yolun daha verimli olduğunu düşünüyor.
    Okulsuz eğitim kavramıyla ilgili endişelerini belirttikten sonra yazar, bu kavramın hakkını verdiği birçok şeyin de var olduğunu belirtiyor. Örneğin kısa ve özlü olduğundan, koca bir kitaba ihtiyaç duymadan iki kelimeyle, duyan kişide genel bir kanı yaratabiliyor. Bunun dışında tetikleyici bir kavram olduğuna ve insanları üzerine düşünmeye sevk ettiğine dikkat çekiyor.
    Sonraki bölümde Hewitt, kendi okul macerasından, okulu bırakma sürecinden, akabindeki yıllarda uğraştığı işlerden, daha sonra eşi olacak Penny’le tanışmasından ve eşinin de okulu bırakma sürecinden bahsediyor.
    Bu kısım çocukları için okulsuz eğitim modelini seçen Hewitt ve Penny’nin bu kararı almasında, kendi hayat tecrübelerinin ne denli rol oynadığını göstermesi açısından manidar.
    Kitabın büyük bölümü -doğal olarak- kitabın ana konusu olan Fin ve Rye’ın büyüyüp gelişmeleri ve öğrenim süreçlerine ayrılmış. Debdebeli şehir hayatının gürültüsünden vareste bir çiftlikte büyüyen bu iki kardeşin ilgilendikleri ve değer verdikleri şeyler, şehir hayatında çocukluğunu geçirmiş bir okuyucu için oldukça calibi dikkat. “Dünyada üç şeye sahip olsaydın bunlar ne olurdu?” sorusuna “Birkaç kapan, bir eşek ve bir kulübe.” yanıtını veren, kendi ektiklerini biçen, sarımsak ve patates hasadı yapan, çiftlik hayvanlarını kesebilen, çakal, kokarca, sincap vs. avına çıkan, avladığı hayvanların derisini yüzebilen çocuklardan bahsediyoruz. Tüm bunların şehirde okuluna gidip gelen ve kalan vakitlerini tablet veya Xbox oyunlarıyla geçiren çocuklara aşina birisi için garip gelmesi gayet doğal.
    Fin ve Rye, anne ve babalarına gündelik işlerinde yardım ediyorlar. İşlerini bitirdiklerinde yapmak istedikleri balık tutma, kulübe inşa etme, ava çıkma vs. birçok şeyde özgürler. Kitabın büyük bölümünde de çocukları özgür bırakmanın ve onlara güvenmenin eğitimdeki önemine vurgu yapılıyor. Hewitt’in felsefesine göre, çocukların öğrenebilmeleri için onlara öğretilmesi gerektiği ve öğretmenin uzmanların işi olduğu yanlış bir varsayım. Ona göre çocuklar birinin onlara öğretmesine ihtiyaç duymadan kendileri öğrenebiliyorlar ve onlar için öğrenmek nefes almak kadar doğal ve bariz bir iş. İşte bu, Hewitt ve örgün eğitimi savunanlar arasındaki temel felsefe farkına işaret ediyor.
    Görebildiğim kadarıyla Fin ve Rye için çiftliğe özel hocalar gelmiyor. Okuma – yazmayı, sanat ve elişi çalışmalarını onlara öğreten anne ve babaları. Sadece bazı bölümlerde onlara rehberlik edecek yönderlerden bahsediliyor. Bu kimseler herhangi bir konuda deneyim kazanmış, danışan kişinin hedefine ulaşmasını sağlayacak yolu bulmasına yardımcı kimse olarak anlatılıyor. Fin ve Rye’ın bu kişilerden müzik ve spor dersleri aldıklarından bahsediliyor.
    Pek çoğumuzun aklına Fin ve Rya’nın akranlarının okuldaki seviyelerinden geride olup olmadıkları sorusu gelebilir. Yazarımız bu soruya şöyle cevap veriyor: “Fin sekiz yaşına gelene değin okumayı bilmiyordu ve Rya da onu neredeyse bir yıl geriden takip ediyor. Okula giden veya gitmeyen yaşıtlarının bildiği birçok şeyi bilmedikleri de çok açık. Bunlardan bir kısmını öğrenmeye ihtiyaç duydukları zaman öğrenecekler, bazılarını da hiçbir zaman öğrenmeyecekler.” Anlaşılan o ki yazar okula giden yaşıtlarıyla çocuklarının karşılaştırılmasını doğru bulmuyor. Anladığım kadarıyla bunun arkasında, o yaşlardaki çocuklara okulda öğretilen şeylerin gerekli ve asıl olduğu düşüncesi yatıyor. Oysa Hewitt’e göre çocukları kendi istekleri doğrultusunda işlerine yarayacak şeyleri öğreniyorlar ve bunu topluma kendilerini ispatlamak için veya karşılığında ödül almak için yapmıyorlar. Hewitt okul sisteminin içinde bulunduğu döngüyü şöyle özetliyor: “Okulda iyi performans sergileyen çocuklar öğretmenler, ebeveynler ve toplum tarafından onaylanır, ödüllendirilir. Bu takdir ve ödüllendirme iyi hissettirir ve böylece çocuklar da daha fazlasını isterler, kim istemez ki? Sistemin nasıl çalıştığını öğrenmiş ve kendilerini bu sistemde performans sergilemek üzere eğitmişlerdir” Hewitt’in başarı algısı ise toplumdaki genel algıdan çok daha farklı.
    Kitabın ilerleyen bölümlerinde yazar, çocuklarının öğrendiği şeylerin bir listesini sunuyor. Bunlar arasında; para idaresi, matematik, zaman yönetimi, biyoloji ve yer bilimleri, anatomi (hayvanların iç organlarının tanınması ve deri yüzme vs.), etik, ekip çalışması, coğrafya, okuma ve yazma, insan ilişkileri bulunuyor.
    Son bölümde yazar okura birtakım tavsiyelerde bulunuyor. Bunlar arasından şunları sayabiliriz; haberleri (televizyon haberleri, internet haberleri vs.) dinlemeyin, evde vakit geçirin, çocuğunuzla birlikte bir şey yapın, çocuklarınızın oyunlarından uzak durun, çocuklarınızı işe yarar olmak için donatın, onlara güvenin, tercihlerini önemseyin, uyum sağlamaktan korkmayın.
    Son olarak kitabın olumsuz yönlerinden de kısaca bahsedelim. Kitap şehirde yaşayan ve okulsuz eğitim modelini uygulamak isteyen okuyucuya fazla hitap etmiyor. Çünkü aktarılan hayat hikayesi daha önce de anlatıldığı gibi kasabada bir çiftlik evinde geçiyor. Şehir hayatındaki uğraşların ve yönelimlerin köy ve kasabalardakilerden ne kadar farklı olduğu da izahtan varestedir. Kitabın diğer bir eksik yanı ise hikayelerin anlatımında tarihsel bir sıralamanın gözetilmemiş olması. Örneğin Fin’in sekiz yaşındayken yaşadığı bir olaydan bahsedilen bölümden hemen sonraki bölümde doğumunun anlatıldığını görebiliyorsunuz. Bu da okuyucunun zihninde bir kargaşaya yol açabiliyor.
  • "Elimden gelse bütün dünya okullarının programlarına insanın insanı sömürmemesi adlı bir ders eklerdim."

    İsmail Hakkı Tonguç

    "İnsan olarak yaşayabilmek için hava, su gibi doğal koşullar arasında eğitim öğretim ve kültür de bulunacaktır."

    Hasan Ali Yücel

    "Geleceğin savaşı beyin savaşı olacaktır. Bu savaşın zaferi eğitim yoluyla kazanılacaktır."

    Mustafa Kemal Atatürk