İnsanlar için durum o kadar vahim durumda hoş içlerinde olmasa da
Yalanlarla, sahteliklerle, kandırmacalarla yaşarken nasıl doğru, gerçek ve şeffaf olacaklarını ya da olduklarını sanıyorlar, merak ediyorum doğrusu. Yaşamınız onların üzerine kuruluysa siz de onlarsınız ki: Olmayan rahatsız duyup kendisini ya da çevresini değiştiriyor çünkü. Uyum sağlaması söz konusu değil: Bir şeyin ucundan tutar ve arada dolaşır. Çoğunluğu baz almak yerine gerçeği ya da doğruyu baz almanız gerekirdi. O yüzden anlaşamıyoruz: Bile isteye anlaşamıyorum. Onlar için sarf edeceğim efor varsa o da hiç bulaşmamaları için olmalı. (: Değişken ruh halinde ve sürekli yenilik- gelişim gösterme sağlarken kendimden dahi bazen sıkılırken sizin ilgimi çekmeniz ne kadar mümkün? Neredeyse herkeste el, kol, beyin, kafa, ayak var. Ama bakınca neredeyse herkesler. Ne konuşacağız, ne yapacağız? Ben sadece oturma sağlandığı için hoşlanmıyorum. Bazen konu açınca da satırdan taşan çizgi muamelesi görüyor hop yine aynı ve saçma konulara giriyorlar. Tavırları bile aynı. Tipleri farklı ama o fark da etkisiz. Yine aynı: Anlamsız ve boş geliyor. Çoğunun yüzü de yok aslında. Duvara baksam en azından onun rengi ya da malzemesi hakkında bir fikir sahibi olabilirdim. Ama insanlara bakınca o da yok. İnsan görüyorum ama insan da insan göremiyorum. Dünyada bitkiler, hayvanlar, kitaplar, şarkılar, filmler... ile sadece ben kalmışım gibi hissediyorum. Hayatı böyle yaşıyorum. İnsanlarla olan kısımlarda önemsiz ve aceleci davranıyorum. Çocukları görüyorum ama bazılarında ışık yok ya da ruhu yetişkin olmuş. Neşeden uzak. Anlıyorum ki acıyla ya da üzüntü ile erken tanışıp olgunlaşmak zorunda kalmış. Onların içini görüyorum: yüzleri olmasa da, göremesem de. Bu bir yandan korkunç ama öbür yandan güzel. Eksisini bırakıp artılarını çoğaltmaya çalışıyorum. Çünkü toplamada sıfır etkisiz olsa üstüne
Hayata Dair
Şeytanlaşma süreci Nasıldır? Sonunda ne Olur?
1. Kibirlenme ve "Ben" Duygusunun Azmanlaşması (Ego/Narsizm) Şeytanlaşma sürecinin ilk ve en büyük adımı kibirdir. Mitolojik ve dini anlatılarda Şeytan’ın düşüşü, kendisini diğerlerinden (Hz. Adem'den) üstün görmesiyle başlar. İnsan, başarılarını, zekasını veya gücünü sadece kendinden bilmeye başladığında "en üstün" olduğu yanılgısına düşer. Bu durum ilerledikçe narsistik bir boyuta ulaşır: İnsan, her şeyin merkezinde kendisinin olduğunu ve her şeye hakkı olduğunu düşünmeye başlar. 2. Sınırsız Güç ve Kontrol Tutkusu (Kader Yazma İsteği) "Kader yazmak istemek", aslında mutlak kontrol arzusudur. İnsan, hayatın belirsizliklerinden, ölümden, acıdan ve acizlikten kaçmak için her şeyi kontrol etmek ister.Kendi kaderini çizmek: İlk başta masum bir "kendi ayakları üzerinde durma" isteği olarak başlayabilir. Başkalarının kaderine hükmetmek: Güç güçlendikçe, kişi etrafındaki insanları, toplumları veya sistemleri bir oyun hamuru gibi şekillendirmek ister. Onların hayatları, ölümleri, başarıları veya başarısızlıkları üzerinde tek karar verici olmak ister. Bu, tanrıcılık oynamaktır. 3. Empati Kaybı ve Vicdanın Susturulması Bir insan, başkalarının kaderini kendi isteklerine göre zorla şekillendirmeye başladığında, kaçınılmaz olarak zarar verir. Bu zararı görmezden gelebilmek için vicdanını susturmak zorundadır. Diğer insanları birer "birey" olarak değil, kendi hedeflerine giden yolda birer araç veya piyon olarak görmeye başlar. Kötülük sıradanlaşır. Kişi, yaptığı zalimlikleri "büyük bir amaca hizmet ediyor" diyerek rasyonalize (meşrulaştırma) eder. Kur’an ve Hadislerde Şeytanlaşan İnsanın Özellikleri 1. İnsanları Doğru Yoldan Saptırmaya Çalışırlar (İnsî Şeytanlar) Kur'an, şeytanlığın sadece görünmez varlıklara (cinlere) ait bir vasıf olmadığını,
Din
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
🌑 İnsanların çoğu düşündüğünü sanıyor ama aslında büyük kısmı sadece zihninin otomatik kayıtlarını tekrar ediyor. Çünkü insan zihni sandığımız kadar özgür çalışmaz. Beyin enerji tasarrufu sever. Bu yüzden yeni düşünmek yerine eski kalıpları tekrar eder. Bir insan sana ilk bakışta bile bilinçsizce şunları düşünür: “Güçlü mü?” “Tehlikeli mi?” “Beni yargılar mı?” “Benden üstün mü?” “Beni görmezden gelir mi?” Yani insanlar çoğu zaman seni tanımadan önce, senden nasıl hissedeceklerini ölçer. Ve en ilginç tarafı şu: İnsanların büyük kısmı kelimelere değil, mikro sinyallere tepki verir. Ses tonuna… göz hareketine… kararsızlığına… özgüvenine… sessizliğine… Bu yüzden bazı insanlar hiçbir şey demeden ortamın ağırlığını değiştirir. Çünkü insan beyni bilinçaltında sürekli enerji ve güven okuması yapar. Mesela dağınık zihne sahip biri: — hızlı konuşur — aynı şeyi tekrar eder
Neden mi bir kadın olarak çalışmaya karşıyım, öncelikle ben erkek değilim toplumsal ve dini açıdan sadece kendime bakmak zorundayım lakin bu bir erkek için geçerli değil o, karısına, evlatlarına, ailesine ve bacısına bakmak zorundadır. Şunu sakın unutmayın ki köleler asla özgür olmazlar, onlara hayatta kalabilecekleri kadar ödemem yapılır ve bunun tek nedeni sussunlar ve sisteme hizmet etsinler. Bir erkeğin sistemi değiştirmesindense kadının değiştirmesi daha kolaydır aslında daha çok vakta sahip, o vakti hakikati bulup icraata dökmeye adamalıdır. Lakin günümüz insanı kwnsini lüks bir araba ve ev ile sınırlandırmaktadırlar. Özgürlük adı altında köleleşmek ve bilgelik adı altında cahilleşmek. Neden İngilizce havalı bir dil hiç düşündün mü? Çünkü İngiliz alfabesi ile yazılan hiç bir kitapta ilim ve bilgi yoktur, sadece onların senin bilmeni istediği kadarı vardır. Sen zorlaştırılmış İngilizce'ye kafa yorarken onlar farsça ve Arapça öğrenip hakiki ilme ulaştılar. Sana her çocuk özeldir adı altında ego ve özgü en yükleyip her şeyi bildiğine inandırdılar. Senn de ben zaten üniversite okudum işim var diyip araştırmayı ve öğrenmeyi bıraktın. Oyuna hoş geldin oyuncu...:)
Birşeyleri anlamadığınızda bahanelere sığınmayın olur mu? Ego savaşı veren bir zihni ele veriyorsunuz.
Duygu ve Düşünce
Yaratana olan sevgide de karizmaya çizdirmek (:
Her zaman seçimler yaptırılıyor ya: şunu mu, bunu mu, o mu, bu mu vs. niye hepsi olmasın? Niye o azla ve sınırlılıkla yetinelim ki?: Elinde olanla yetin ve değerini bil zaten. Ama daha iyisinin de mümkün olduğunu ve onu da başarabileceğini hatırla/ bil. Biz başkasının malına göz dikmiyoruz, verilmişlere isyan etmek/ söylenmek vs. yerine teşekkür ediyoruz. Helale öncelik veriyoruz, nedir bizi zenginlikten korkutan? Sen normal halini doğru düzgün idare edebilmişsin ve ediyorsun. Daha fazlası geldiğinde belki o senin için bile değil: kuşa, başkasına vs. vermen içindir. Ya da belki de kendin içindir, ailen içindir vs. ama "Hayır, bana yeter, gerek yok." deyip reddediyorsun. Çoğu eski insanlar böyleydi ve onlardan çıkan bizde de durum başta hiç de farklı değildi. "Azla yetinmeyi bil." "Gözün yükseklerde olmasın." "Dünya aldatıcı, zenginlik seni yoldan çıkarmasın." "Fakirlik iyidir." "Allah sevdiklerini yoksul bırakır." vs. Bunlara güldüğümüz zamana gidelim ama dediğim şekilde. Zenginliğinle böbürlenmiyorsan, ezmiyorsan, cimrilik yapmıyorsan vs. zengin ol. Çünkü paradan da kolaylık, destek ve yardım sağlanıyor. Sen doğru düzgün bir insansan eline aldığın ya da sende olan her şeyden illa ki iyilik doğar: Bunun ne olduğu önemli değil, önemli olan senin ne olduğun. Çünkü bazen dini kullanarak da insanı dinden çıkarıyorlar: o halde dine de gerek yok? Allah sevdiğini dinsiz bırakır, dinsizlik iyidir mi denilecek? O bazen olan, genele yayılamaz ya da kesin olarak ele alınamaz ama çoğu kişi aşırı sınırlılığı seviyor. Çıkası gelmiyor. Sadece olumsuzu varmış gibi onu kafasına kodluyor. Madem korkuyorsun, Yaratandan yardım istesene: "Allahım nefsi olan bir insanım, irademe rağmen adaletten şaşma ihtimalim var. O yüzden irademi sana emanet ediyorum. Bilirim ki korursun ve nefsime

Asra Zifir

@Kara_Orumcek_Zambagi
·
Cep rahatlığıyla iç rahatlık ayrıştırılmak yerine birleştirilsin
Çocukken her taş atana incinsem de ilkte takılmazdım ama kendimi sorgulardım. İkinci de sinir olurdum: tehdit ederdim, üçüncü de (niyetinin gerçekten kötü amaçlı olduğunu gördüğümde/ hissettiğimde) taş daha elindeyken kaya bırakırdım: yaşı- cinsi fark etmeksizin. Daha çok lafla döverdim. Kendimi veya sevdiklerimi koruma dışında patakladığım olmadı. Tartışmaya girip kavga da ederdim: onlara onlar gibi karşılık veriyormuşum aslında. Beni kendi seviyelerine çekmelerine izin veriyormuşum. Büyümeye başlayınca ben hoplayıp zıplayarak yol alırken taşların hedefinde olmaktan kaçınıyordum: atsa da vurmamasını sağlıyordum yani. Attığı taşı taş olarak bile görmüyordum: kendisinden hediye veriyordu alıp almamak bana kalmış. Almamayı seçiyordum. Sınır çekmenin ya da kriter oluşturmanın anlam ve değeri çok büyük. Dışarısı için böyleydim. Maalesef aile içinde de böyle olmak zorundaydım. Hatta sonra kendime bile bazen öyle olmam gerektiğini fark ettim. (: Lise zamanlarında artık tamamen kavga ve gürültüden uzak durdum: iyi gelmeyen insanlarla bağ kurmadım bu da o dönemde zorundalık haricinde bir bağ kurmamı engelledi. (: Ortaokuldan beri yalnız kalmayı tercih etmişken bunu sıkıcı ya da zor görmektense onun dostluğunu kabul ettim. Çünkü bana sıkıcı ve zor gelen o değil, insanlardı. Ve suskunluğun en çok yanlış anlaşıldığı zamanlarda dalga ve alaya karşı (ortamdaysa) laf sokup bırakmışımdır. Zaten teke tek de sınırlar aşılmadığı sürece ciddiye almıyordum: Üç maymunu gereken yerde kullanışlı kılmıştım. Ve ortamda zorbalığa da izin vermiyordum: o kişiye zaman tanıyordum (sevsem, sevmesem) , baş edemeyecek şekildeyse el atıyordum. Çünkü oradayım ve tanık olduğumdan sorumluyum: bildiklerimizden sorumlu tutuluyoruz? İşlevsiz kalmam olay için göz yummak ve haksızlığın büyümesi demekti.
Duygu ve Düşünce