Öylesine perişan hâldeydim ki bazen her biri, normal bir insanın hayatını mahvedebilecek türden on lanet gelip beni bulmuş gibi hissediyordum.
Sonuç olarak hiçbir fikrim yok. Diğer insanların deneyimlediği dertlerin ne türünü ne derecesini anlayabiliyorum. Belki de karınlarını doyurarak yatıştırdıkları “işlevsel” dertleri esasında acının en uç biçimidir, belki cehennemin en alt katmanlarındaki işkenceler gibi öyle feci bir acıdır ki benim “bir deste lanet”im onun yanında sönük kalır. Bilmiyorum. Ama böyleyse de buna nasıl katlanabiliyorlar? Günlerini nasıl pes etmeden, umutsuzluğa kapılmadan, intihar etmeden, akıllarını kaçırmadan, hatta politik meseleleri tartışmaya devam ederek geçirebiliyorlar? Her şeyin böyle olması gerektiğine kendilerini asla sorgulamaya kalkmayacak kadar inanmış mükemmel birer egoist olabilirler mi? Öyleyse bu acıya katlanmaları daha kolaydır herhâlde. Acaba insanlar özünde böyle ve onları mutlu eden şey de bu mu? Hiç bilmiyorum... Acaba geceleri rahatça uyuyup sabahları dinlenmiş mi kalkıyorlar? Rüyalarında ne görüyorlar? Yolda yürürken akıllarından ne geçiyor? Para mı? Eminim tek düşündükleri bu değildir. İnsanların yemek için yaşadıklarını söylediklerini duymuştum ama para için yaşadıklarını hiç duymadım. Yine de bazı şartlarda... Hayır, öylesini de anlamıyorum ki... Düşündükçe daha az anlıyor, dehşet verici ve huzursuz edici “yalnızca benim bütünüyle herkesten farklı olduğum” fikrine daha çok kapılıyorum. İnsanlarla konuşabilmek benim için neredeyse imkânsız. Ne diyeceğim veya nasıl söyleyeceğim hakkında hiçbir fikrim yok.
“Benim ana ilkem şundan daha fazlasını içermiyor: Deneyimin, senin kendin olmanı –örneğin kendi bireyselliğinin doğru ifadesini– desteklediği o yolun ve o iradenin peşinden git. Hiç kimse, aynı türden varlıklarla yakından ve sorumlu biçimde alakadar olmadıkça kendi bireyselliğinin farkına varamayacağı için o kişi kendini bulmaya çalıştığında egoist bir çöle çekilmiş olmuyor.”
Olduğundan farklı olma arzusu. Bu, bir insanın kaderden yiyebileceği en büyük silledir. Olduğundan farklı olma arzusu: Kalpte yanan hiçbir arzu daha acı verici olamaz. Çünkü insan hayata ancak kendi kendisi ve dünya için taşıdığı anlamla uzlaşarak katlanabilir. Nasılsa öyle olduğu gerçeği ile uzlaşmalı ve bu bilgece davranış için hayattan övgü almayacağını, kibirli, egoist, kel ya da göbekli olduğunu bildiği ve buna katlandığı zaman göğsüne madalya takılmayacağını bilmelidir; hayır, övgü ya da ödül almayacağını bilmelidir. İnsan katlanmak zorundadır, işin bütün sırrı budur. Kendi karakterine, kendi tabiatına katlanmak zorundadır; çünkü, ne tecrübe ne de kendi eksikliklerine, şahsi menfaatlerine ve açgözlülüğüne dair içgörü bir şey değiştirir. Arzularımızın dünyada tam bir yankısı olmayışına katlanmak zorundayız. Sevdiklerimizin bizi sevmemesine ya da umduğumuz gibi sevmemesine katlanmak zorundayız. İnsan ihanete, sadakatsizliğe katlanmak zorunda; ve son olarak, ki bu bütün görevlerin en zoru, birisinin karakter ya da zeka yönünden kendisinden üstün olmasına da katlanmak zorunda. Yetmiş beş yılda burada, ormanın ortasında bu kadarını öğrendim.
Dindarlık ile ahlâklılık arasındaki fark, birinde yasaları koyanın Tanrı, diğerinde ise İnsan olmasıdır. ... 'Ahlâklı olmayan kişi ahlâksızdır!', dolayısıyla melûn, aşağılık vs. bir kişidir. ... Ahlâklı insan, iffetsiz davrananı hoşgörü ile değerlendirse... ahlâk ilkelerine göre günah sayılır... Üzerimizde yabancı ne varsa, çıkarıp atmalıyız.
Ahlaklılık, aslında dindarlığın sadece maske değiştirmiş bir devamı (hiyerarşisi) olduğunu ilandır. Putperestlikten ve Tanrı'nın emirlerinden kaçan modern insan, bu kez de "Ahlakın, İnsanlığın ve Yasanın" mutlak dogmalarına biat etmiştir. Yasayı koyanın Tanrı veya İnsan olması hiçbir şeyi değiştirmez; çünkü her iki durumda da bireyin üzerinde onu "suçlu, günahkar, melun veya egoist" ilan ederek ezen harici ve kutsal bir otorite (süperego) mevcuttur. Gerçek mülkiyet ve Kendi-olma durumu, üzerimize giydirilen bu tüm yabancı ahlak paçavralarını elin tersiyle fırlatıp atmakla başlar.
Kendini soyut bir "İnsan" idesine adayan her idealist, karşısındaki somut, canlı ve bencil insanı o kafasındaki "kutsal şablona" uymadığı için hor görür, onu "pislik veya egoist" ilan ederek aşağılar. Tıpkı bir engizisyon rahibinin günahkarları lanetlemesi gibi, modern eleştiriciler de gerçek insanları kendi teorik laboratuvarlarında kurban ederler. Daniel J. Siegel'ın "katı düzen kıyısı" olarak adlandırdığı o bükülmez ideolojik fanatizm, insanı bütünüyle nesneleştiren en büyük tiranlıktır.