• Dün taksiye bindim. Taksinin arkasındaki Osmanlı Tuğrasından ve radyodaki açık
    A haber radyo kanalından anında çakozladım ki şoför gerçek bir uzun adam sevdalısı.
    Dikiz aynasından şöyle bir tipime baktı takım elbiseli sarışın bi adam. Hemen kafasında çaktı Cehape zihniyetini tabi. Neyse yolculuk başladı.
    Tabi ki de muhabbet hemen seçimlere geldi.
    Hah dedim şimdi sıçtık. Ama bu sefer ben atik davrandım ve "Allahıma bin şükür tekrar tek başımıza iktidar olduk !" dedim. Şoför şaşkınlığından el frenini çekecekti nerdeyse.

    "Abi sen de mi Ak partiye verdin ya" dedi. "Heralde başka kime verecektik. Hamdolsun bu sefer istediğimiz aldık" dedim.
    "Hay yaşa abim be !" dedi. "Bu millet teröristlere, İsrail, Ermeni döllerine kalmadı" dedi.
    "Vallahi ben 2002'den beri Ak partiye veriyorum oyumu. Çok şükür ayda 100-150 bin lira kazanıyorum sayelerinde Allah Reyisten razı olsun" dedim.
    Herif bi dumur oldu. "3 tane arabam 4 tane evim var çocuklarım da yurtdışında okuyor keyfimiz yerinde çok şükür" dedim.
    "Abim sen ne iş yapıyorsun ayıptır sorması" dedi. "Ayakkabı imalat fabrikam var benim Antepte" dedim.
    "Eskiden sigortalı işçi maliyeti yüzünden ayda 50 bin zor kazanıyordum şimdi Türk işçileri çıkarttım hepsini Suriyeli aldım fabrikaya ne sigorta ne bişey ayda 300 liraya çalışıyor adam biz de kazancımıza bakıyoruz Elhamdülillah" diye devam ettim.
    Adamın surat düştü. "Ak parti başımızda olduğu sürece kazancımız hep bol oluyor Allah razı olsun onlardan" diye sıralıyorum.
    "Sen ne kadar kazanıyorsun var mı ev/araba çocuk filan" diye sordum. "Abi biz kiradayız, 2 çocuk var. Allah bağışlasın" dedi. "Yollasana ya çocukları yurtdışına güzelce okusunlar ingilizce öğrensinler" dedim. "Abi biz devlet okulunda zor okutuyoruz ne yurtdışısı" dedi.
    "Öyle deme her türlü imkanınız var şükür etmesini bilmek lazım" diye devam ettim. herifte yine ses yok.
    "Keşke 400 milletvekili alsaydı Ak parti, hanımın doğum günü geliyor BMW istiyor ama benim de fabrikayı büyütmem lazım...
    Daha çok para lazım yani ehehehe" şeklinde sallıyorum çıt yok. "Bizim çocuklar alıştı her 6 ayda bir yeni telefon istiyorlar 5 bin 5 bin az para değil...Ama yolluyoruz bi şekilde" Aklıma ne geldiyse sıkıyorum. Bi ara kendim bile inandım...

    Neyse ineceğim yere geldim. Arabadan inerken adamın bana bir bakışı vardı ki ... Bir daha Ak partiye oy atacağını sanmam.. ( bir dost'tan araklamaca)
  • Böyledir ya kural...
    Sever, sever, sever, kaybeder.
    Benimle ölecekmiş birde ehehehe daha neler.
  • İpek ongun ergen gelişimi için kitaplar yaziyor ve her konuya ayrı ayrı değiniyor farketmesekte ama bazı şeyleri polyanaciliga kaçıyor biraz ama ginede her serisini okudum ehehehe
  • İlk kitabı çok beğenmiştim fakat yazarın diğer kitaplarının çok çok daha iyi olduğunu bildiğimden dokuz vermiştim. Şu an da ise bütün o "idealistik" sistemleri bırakıyor ve kitaba tam puan veriyorum. Verebilsem daha fazlasını veririm çünkü on, bu kitabın yayından bile geçmez.

    Beni birazcık tanıdıysanız genelde ikinci kitaplarla aramın iyi olmadığını bilirsiniz. Şu ana kadar delicesine beğendiğim iki tane devam kitabı var. Biri Altın Oğul diğeri de Firefight. (Bir ortak nokta daha, iki kitabın ana kadın karakteri de benim favorim.) Her ikinci kitaba başlarken olduğu gibi bu kitaba başlarken de "Acaba yazar seriyi devam ettirmek için nasıl taklalar atmış?" diye düşündüm ve sonra fark ettim ki burada bahsi geçen kişi Brandon Sanderson. İşte tam o anda bu düşüncenin ne kadar hatalı olduğunu fark ettim.

    Steelheart'ta bildiğiniz gibi David adındaki masum ama çokta masum olmayan gencimiz Asilere katılmış ve onların da yardımıyla Steelheart adlı Yüce Epik'i öldürmüştü. Bunu yaparken de onu hem fiziksel hem de ruhsal olarak zorlayacak bir takım durumlardan geçti. Prof ve Megan'ın da aslında bir Yüce Epik olması ve üstüne üstlük Megan'ın Steelheart'ın ajanı olması gibi.

    Bu kitapta ise Asilerin ve Newcago'nun gözbebeği David Charleston ve yol arkadaşları (ehehe) Babilar'a (Manhattan) gitmek durumunda kalıyor. Babilar'da ise karşılaştıkları durum ise sadece buzdağının görünen kısmı. (Buz, su filan ehehehe kitabı okuyanlar esprimi anladı mı bakalım eheheh)

    Benim için bu kitabın yıldızı ve favori karakteri Megan'dı. Kendisi zekası, cesareti ve aşırı harika Epik güçleri ile bütün kitabı çoşturdu. Bu karakterle ilgili tek bir kusur bile yok. Megan ve David arasında ilk kitapta "duygusal bir iletişim" gerçekleşmişti. Ee haliyle de David, Megan'ın kötü bir Epik olduğuna hiçbir zaman inanmadı, onu olan biten her şeye rağmen korudu ve her zaman Megan'a güvendi. Bu günümüz romanlarında çok fazla bulamadığımız bir şey çünkü bu aralar karakterlere bir "naiflik" gelmiş kim ne yandan çekiltirirse o tarafa gidiyorlar.

    Kitapla ilgili en sevdiğim şeylerden biri -milyon tane şey var- kitaptaki dünyanın gerçeklik ile arasında ne kadar fark olursa olsun, karakterlerin ve karakterler arasında yaşanan durumların bir o kadar gerçekçi olması. Karakterlerin temeli o kadar kuvvetli ki aralarına yeni biri katıldığında bile hemen onunla bağ kurabiliyor ve yeni gelen karakter hikayede hiçbir şekilde sırıtmıyor. Firefight'ta hem altı - yediye yakın yeni Epik hem de üç yeni Asiler üyesini tanıyoruz.

    Epik dünyasına gelecek olursak sanırım bütün gün bunun hakkında konuşabilirim. Daha önce de dediğim gibi keşke Hearthstone kartları olsa da oynasak. Konu yeni Epikler'e gelince kendimden geçiyorum. Okuması gerçekten çok zevkli bir dünya. Seri yirmi kitap olsa yirmisini de alır okurum ve emin olun yirmi kitabın yirmisi de birbiri ile yarışır.

    Stoylerde söylediğim gibi kitapta olan bir olayı tahmin ettim ve buna çok üzüldüm fakat kitabı bitirdikten sonra anlaşıldı ki benim tahmin ettiğim olay kitabın asıl olaylarının yanında hiçbir şeymiş. Kitabı okurken hem okuyucunun hem de karakterlerin olayları tahmin edememesi ve deyim yerindeyse gelişigüzel bir planla doğaçlama yapmaları her zaman hoşuma gitmiştir. Ee bu söylediğim cümle de teknik olarak David'i tanımladığından Reckoners serisine tutulmamam işten bile değil.

    Not: Kitabı okuyanlar bana ulaşsın çünkü kitabın sonunda Megan'ın yaptığı o harika davranışı biriyle konuşmazsam çıldıracağım.
  • Henri Charrière, o kadar sade ve akıcı bir anlatımı var ki, kendisi bile fark edememiş. Hatta kitabı yazıp editöre yollarken de bir not bırakmış: " Alın bunu meslekten birine yazdırırsınız" diye. Editör de diyor ki "bu kitaba pek dokunmadım desem yeridir.Yalnız noktalama işaretlerini yerli yerine koydum. anlaşılmaz gelen bazı İspanyolca deyimleri attım; kulaktan kapma üç ya da dört dili, Caracas'da her gün konuşmanın verdiği alışkanlıkla ortaya çıkan bazı anlam karışıklıklarını ve devrik cümlelerini düzelttim."

    Romanın bu etkileyici ve sade anlatımı, romandaki bazı nefes kesen olayları sanki siz yaşıyormuşsunuz hissi veriyor. Açıkçası ben, böyle hissettiren başka bir roman okumadım. Romanı, her gün işim biter bitmez elime alıp neler olmuş acaba diye okumaya başlarken aynı zamanda bitmemesi için de okumak istemiyordum. Böyle hissettiren çok roman yok. Romanı okuyup soluğu kesilmek deyiminin vucud bulmuş halidir bu roman.

    Bazı okurlar: "yahu bu kadar da olmaz ki bütün roman, adamın çevresinde gelişmiş, pekte inandırıcı gelmiyor" diyorlar. Eh bir miktar hak vermek gerekiyor onlara. Roman çok fazla dolanmış adamın çevresinde. Böyle bir eleştirinin gelmesi, Henri'nin, romanda anlattıklarım başımdan geçen olaylar silsilesidir diyor. Yani insan biraz "ehehehe kesin yaşanmıştır bu diyebiliyor" ama nadiren. O da incir çekirdeğinin hacmini bile doldurmaz.

    Vel hasılı kelam okunması gereken, hatta baş ucu kitapları arasına girmesi gereken bir kitap.Vesselam.