Sevgili okurlar, sevgili yazarlar, sevgili Saint Petersburglular, sevgili Sibiryalılar, sevgili Romalılar...
...Temmuz başlarında çok sıcak bir gün, akşama doğru, genç bir adam “S...…” Sokağı’ndaki bir pansiyonda kiraladığı küçük odasından çıktı ve ağır, kararsız adımlarla “K…” Köprüsü’ne yöneldi... Roman, böyle bir cümle ile başlıyor.
Dünya klasiği denince akla gelen ilk eserlerden biri olan Suç ve Ceza ile ilgili inceleme yazıma başlamadan önce spoiler konusunda uyarmak istiyorum.
Bu eser bir başyapıt; sadece benim tarafımdan değil, dünya genelinde okur ve eleştirmenler tarafından da bir başyapıt olarak kabul görülmektedir. Sıradan bir insanın bile iç dünyasını okura aktarma konusunda mahir, ehil ve muktedir bir edebiyatçı olan Dostoyevski'nin ustalık dönemi eserleri arasında yer alan Suç ve Ceza; Saint Petersburg’da yaşayan fakir, hastalıklı hukuk öğrencisi Raskolnikov’un işlediği çifte cinayeti konu alıyor. Raskolnikov, okur ile birlikte kitap boyunca kendi ahlak, vicdan ve adalet anlayışını sorguluyor.
Raskolnikov'un hastalığı ile alakalı bende bir ikilem olan soruyu sormak istiyorum; Raskolnikov işlediği cinayet yüzünden mi hastalandı yoksa hastalandığı için mi cinayeti işledi?
Dostoyevski, kitabın başından itibaren Raskolnikov ile birlikte okuyucuyu tefeci Alyona İvanovna'dan tiksindiriyor ve Raskolnikov'un bu tefeci kadını öldürme planlarını öbek öbek işliyor. Tefeci kafın cinayeti işlendikten sonra beklenmedik bir şekilde tefeci kadının masum üvey kız kardeşi Lizaveta içeri giriyor ve Raskolnikov ardında tanık bırakmamak için onu da öldürmek zorunda kalıyor. İkinci cinayetin ardından Raskolnikov'un ruhsal ve ahlaki değişimi başlıyor.
Dostoyevski'nin; çelişkiler, gelgitlerle dolu bir kötü, bir iyi, bir siyah, bir beyaz olan gri karakterimiz Raskolnikov
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,1bin okunma
Mutfafta bir mevki, sarayda bir makam ya da Paşa kapısından bir ihsan değildi istediği. Onun istediği başkaydı ve Matbah-ı Âzam onun için sadece bir vasıtaydı.
Göremese de, giremese de Harem’in hemen arkasında olduğunu biliyordu. Ve bir tek ses bekliyordu. Doğru işi yaptığını gösterecek tek bir nağme…
Ona “Pir-i Lezzet” demişti İsfendiyar Usta. Bir mucizeydi o, nadide bir yetenek. Bir mutlak damağa sahip, cümle tatları en ince ayrıntısına kadar ayırt edebilen ve yeryüzündeki tüm lezzetlere hükmedebilen lezzetlerin hükümdarıydı Pir-i Lezzet.
Bir insan bir yemekten neden nefret eder ya da onu çok sever? Çünkü o yemekle ilgili muhakkak bir hatırası vardır. O lezzeti her tattığında o hatırayla birlikte, hatıranın hissi de yeniden uyanır.
İşte Açıbaşı’nın kabiliyeti lezzetlerin uyandırdığı tüm gizli hislere hükmedecek kadar kuvvetliydi. Ona bu öğretildi. Ehil bir aşçı haline gelmek için uzun bir yolculuk geçirecekti.
Bu yolculuğun başlangıcında tanıdı Kamer’i. Onun sesinin yankısı hiç bitmesin istedi. O günden sonra yemekleri aktardığı kapların en altına Kamer için küçük bir hediye yerleştirmeye başladı Aşçıbaşı. Karşılık olarak da Kamer, her öğün sonrası odasının penceresinden dışarı doğru bir şarkı söylüyordu. Ama uzun sürmedi. Sirrah ve Adem Usta ayırdı onları.
Ne var ki ilerleyen zamanlarda Aşçıbaşı o gün hissettiği ekşi elma kokusunu unutmayacak, derbeder bir vaziyette çıkacağı yolculukta,yine bir kadın tarafından aklı başına devşirildiğinde neyi yapmadığını anlayacaktı…
İşte o vakit Itırlar Hanım’ın sözleri, Aşçıbaşı’nın içine sakladığı bütün hatıraların kapısını aralayacaktı:
“Bütün bunları yapabilmen için önce insan denen o varlığı çok iyi tanıman lazım. O varlığı tanıyabilmen için de önce kendi varlığından haberdar olmalısın. Lakin sen kendi hislerinden
Pir-i LezzetSaygın Ersin · April · 20232,003 okunma
Bugünün kayınvalideleri dünün gelinleriydi.
Bugünün gelinleri de yarının kayınvalideleri olacaklar.
Ey yâr, Allah seni senin gibi gelinlerle lütuflandırsın.(Koca Duası )
İlk öğreteceğiniz kelime "Allah" olsun. İlk cümle ise "La ilahe illallah." Çocuğun tertemiz zihni kelime-i tevhid ile beslensin. Yıllar geçse bile tevhidin eseri görülecektir. Onu kötü sözden ve arkadaştan, ateşten korur gibi koruyun.
Hayat boyu lazım olacak en önemli mutluluk azığı olan iffetini unutma. Onu da sandığına koy. Koy ki hem sana hem de senden olanlara lazım olacak. İffet ve hayâ erkeklere ve kadınlara en çok lazım olan erdemdir.
Günlerden bir gündü. Günlerden o gün geldi ve sen de hayata gözlerini açarak dünya tarihine adını kazıdın. Senden önce dünyaya gelenler gibi ve senden sonra dünyaya gelecek olanlar gibi, sen de yaratılanların arasında yerini aldın. Annene, babana Allah'ın lütfuydun. İstedikleri, bekledikleri, dualarıydın.
Sen eşinle geçireceğin zamanın ne kadar kıymetli olduğunu biliyor musun? Onunla muhabbet etmek, verimli zaman geçirmek ona yapabileceğin en büyük ikramdır. Dünyaları versen elde edemeyeceğin sevinci, birlikte geçirdiğin o tatlı vakitle elde edersin. Mutlu edersen mutlu olursun.
Giderek sana benziyor değil mi? Aynı baban gibisin, diyerek ona bir kere daha sarılıyorum hep. Sana kızarak, bak işte senin çocuğun, demedim hiç sana. Sende olan her güzeli ona verdin hep. Sen de bana benzetirsin hep biliyorum, annen gibisin, dersin, annen gibi saf ve duru. Şımartır beni sözlerin, şımarmayı bile beceremeyen beceriksiz halimle şımarmayı denerim.
Eşinin davetini geri çevirme. Onu şeytanın tuzağına düşürmüş olursun. Eşlerin birbirinin ihtiyacına cevap vermemesi onları yanlışa sürüklemektedir. Bir anlık gafletle eşini aldatmaya kadar gidebilir. Burada sebep olan da yapan
Aşkın Ev HaliAhmet Bulut · Timaş Yayınları · 2018866 okunma
Beyler işi işin ehli becerikli doğru ve dürüst olan kimseye vermelidir eğer işi ehil olmayan birisine verirlerse kendisini ehliyetsiz olduğu meydana çıkar
Sosyoloji ilminin babası olarak anılan İbn Haldun’un Kitâbu’l-İber adlı eserinin giriş mahiyetindeki Mukaddime, oldukça geniş bir perspektifle kaleme alınmıştır. Eserde sosyoloji, psikoloji ve coğrafya gibi alanların yanı sıra; hadis, kelam ve fıkıh gibi ilimlere de temas edilmektedir. Kanaatimce bu eser, sıradan bir okuyucuyu zorlayabilecek niteliktedir. Bu sebeple ehil bir hocadan takip edilmesi, istifadesini ciddi manada artıracaktır. Ben bu noktada Altay Cem Meriç hocanın derslerini tercih ettim ve bu tercihin hem eseri hem de meseleleri daha iyi kavramama katkı sağladığını düşünüyorum. İbn Haldun, toplumları bedevilik ve hadarilik çerçevesinde ele alarak özgün bir sosyoloji kuramı ortaya koymuştur. Bu yönüyle eser, okuyana farklı bir bakış açısı kazandırmaktadır.
Bu vesileyle müellifin kendisine Allah’tan rahmet; hocam Altay Cem Meriç’e ise selametler dilerim.
Evet, dostlar. Bu kitabı okurken sürekli kendimle boğuştum. Sonuna kadar bir yargıya varmamaya çalıştım. Yer yer daldım gittim, yer yer kitaptan vazgeçecek gibi oldum ama bitirdim.
Peki neden böyle dalgalandı ruh halim okuma sürecinde? Başlığı gördüğüm anda "Evet, tesadüf diye bir şey yoktur." desem de okumaya başladığımda yazarın anlattıklarına ısınamadım. Yaşadıklarımızın anlamsız olmadığını; zihnimizde kurguladımız, günlük hayatın can sıkıcılığından uzak birtakım aksiyonlar silsilesi mi kanıtlar bize? Hayır. Sürekli mutlu sonlar aramak çaresiz bir iyimserlik olur. Bazı şeyler sadece olup biter ve geride bir anı bile bırakmaz bize. Hayat böyledir bazen. Bir şeylerin, bizim kavramaya muktedir olmadığımız bir anlamı olup olmadığını düşünüp dururuz.
Sonra, iyi insanlar hep iyilerle mi karşılaşır? Niyete mi hizmet eder insan yazgısı? Cebinizde beş paranız yokken yola çıkarsanız, başınıza geleceklerden siz sorumlu olursunuz. Tevekkül anlayışı, insanın elinden geleni yapıp kendi önlemlerini aldıktan sonra teslim olmasıdır. Burada ise açıkça yanlış anlaşılmış bir kavram olduğunu düşünüyorum: Elde avuçta hiçbir şey yokken kendini maceralara atmak; akılcı olmadığı gibi, hangi çerçeve içinde tavsiye edilecek, övülecek bir eylemdir? Fizik kuralları ile var olan bir dünyada davranışlarımızın önünü arkasını kestirmemek ancak aşırı bir saflıktan ileri gelir.
Gezdikçe mi aşıyoruz kendimizi? Odamızdayken veyahut işimizin gücümüzün başındayken huzura varamaz mıyız? Kendimizi bulamaz mıyız? Bakın dostlar, bu yüzyılın başta gelen ikilemlerinden biridir bu. Mekan değiştirdikçe, zihnimizi yeniledikçe bambaşka biri olup çıktığımızı sanıyoruz. Halbuki Baudelaire asıl yolculuğun ruh ile yapıldığını söyler. Eğer siz görmeye ehil değilseniz, kimse gösteremez size hiçbir şeyi. Dünyayı bucak