Hakan Özer

Hakan Özer
Kitaplar güzeldi. Büyük laflar etmek eşsizdi. Kitaplarda yazılanları paylaşmak... yetmiyordu. Bir sigara daha yaktı. Daldı karanlığa. Yazyalnızı - İki Deli Derviş Behçet Çelik
6 Ekim 2000 Damı aktaracak olan adam geldi bugün. Yetmişinin üzerinde. Zayıf, ufak tefek. Bastonuna dayanarak yürüyordu. İnşallah bir sakatlık çıkmadan şu iş hallolur. Adam ne zamandır bizi arıyormuş. Hatta babama sormuş. Ondan bizim evi göstermesini istemiş. Babam "Boş ver, işi olan gelir seni bulur" diyerek, kaldığım evi göstermemiş. "Len ne biçim baban var senin?" diyordu adam sinirli sinirli. Eğer babam adama yardımcı olsaydı, şimdiye dek tavan çoktan aktarılmış olacaktı. Sağlam bir yağmur yağdığında tavan altı yerinden akıyor. Küçük, başımı sokacak bir evim olsaydı... Düşünüyorum da, iki bin beş yüz nüfuslu koca köyde benden başka herkesin iyi kötü bir evi var. En yoksul benim. Tarla, temel, mal mülk, hayvan vs. hiçbir şeyim yok. Köyde benden daha yoksul kimsenin olmaması zoruma gidiyor bazen. Üstelik beni sahiplenecek kimsem de yok. Üstelik (en önemlisi) sağlığım da yok.
Sayfa 44 - Şikâyetnâme - Kuzeye bakan pencere... 2000-2002·Kitabı okudu
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
4 Ekim 2000 Nöbeti aklıma getirmemeye çalışıyorum. Bunu becermek zor. İnsan neyden kaçıyorsa, onun kucağına düşüyor. Nöbetin aklıma gelmeyeceği kadar yoğun bir işim olması yetecek belki de. Bugünü de uykuyla uyanıklık arası yaşadım. Hayatın içine giremiyorum bir türlü. Televizyoncular gelip gittiler. Söyleşi aydınlık bir kafayla geçmedi. Kumarbaz'ı yarım bırakıp Alphonse Daudet'nin Değirmenimden Mektuplar'ındaki bazı hikâyeleri yeniden ve kim bilir kaçıncı kez okumaya başladım. Daudet'nin Değirmen'i benim de sığınağım oldu. Kaçmak ihtiyacı duyduğumda oraya kaçıyorum. Bir mistral esiyor, bazı Korsika sahillerine atıyor beni, bazen Provence'a. Sırtımı değirmenin yıkık duvarına yaslayıp Alpler'in sivri tepeciklerini seyrediyor, avarelik ediyorum. Hiç duymadığım halde, fifre seslerini tanıyorum artık. Değirmenimden Mektupları okurken bir rehavet basıyor, rahatlıyorum, bir kelebek kanadı gibi hafifliyorum, yıldızları seyrederken daha rahat uyuyorum. Mutsuzluğum azalıyor, avunuyorum. Teşekkürler Daudet.
Sayfa 43 - Şikâyetnâme - Kuzeye bakan pencere... 2000-2002·Kitabı okudu
2 Ekim 2000 (...) Akşam Şerif'le "Bu akşam ne yapalım?" diye konuşurken, dağdan ovayı seyretmek için Göbel Kaplıcaları'na gitmeye karar verdik. Yazın artık temelli bittiği, burada daha iyi hissediliyor. Sakin, sessiz... Ne çocuk çığlıkları, ne salıncaklar, ne gezintiler... Yazlıkçıların yarıdan fazlası gitmiş. Yolun üstünde kocaman bir baykuş duruyordu. İri gözlü, guruntulu, muhteşem bir şey. Yaralı mıydı, farlar gözlerini mi kamaştırmıştı, belli değil. Arkasından yaklaşıp yakalamak istedim. Pırrr! Uçup gitti. Çoktan beri bir baykuş beslemeyi düşünüyorum. Onunla dost olmak istiyorum. Becerebilecek miyim, bilmem. Yakalasaydım iyi olacaktı. Bozkırda Deniz Kabuğu'nda bir baykuşa ihtiyacımız da olacak zaten. Bu hayvanları seviyorum. Belki (benim gibi) gececi olduklarından. Belki mezarlıkları, yıkıntıları, metruk yerleri mesken edinmesinden... Bu akşam ölen halamın daveti de vardı. Vasiyet etmiş: "Benim ölümüm düğün gibi olsun" demiş, "Herkes yesin, içsin" demiş. Yemekte tulumba tatlısının yanında un helvası da vardı. "Bu da halamın vasiyeti olmalı" dedim kendi kendime. Öyleymiş. Bu davet, 7'si yerineymiş. Oysa gideli 15 gün oldu.
Sayfa 41 - Şikâyetnâme - Kuzeye bakan pencere... 2000-2002·Kitabı okudu
30 Eylül 2000 Eylül 30; yaza ait artık hiçbir şey kalmayacak hayatımızda, anlamına geliyor bu. Eylül'de az da olsa gene yazın bulaşığı varmış gibiydi. Gerçekleşememiş bütün umutlar gelecek yaza. Vuslat gelecek yaza, deniz kabukları gelecek yaza, yorganı üstüne çekmeden uyunabilecek sıcak geceler gelecek yaza. Dut, erik, kiraz gelecek yaza. Sular (kaplıcalar) gelecek yaza. Yaşamım hep umut etmekle geçiyor sevgili güncem. Gelecek yıl bu vakitler belki gene aynı şeyleri fısıldayacağım senin kulağına. Mahallede düğün var. Tabancalar, tüfekler... Ortalık yıkılıyor. Çatılara saçmalar yağıyor. Hoparlörde çirkin bir müzik. İnsanın kulağına çivi çakılıyor sanki. Çok geçmedi, elektrik tellerine bir kurşun isabet etti. Tel koptu, yere düştü. Mahalle karanlıkta kaldı. Bunlar olurken Şerif'le kahvenin önüne oturmuş, insanoğlunun havai fişek atmasının, göğe doğru kurşun sıkmasının ardındaki ruhsal ihtiyacın kaynağını konuşuyorduk. Şuydu: "Ey Allah'ım, sen oradasın ama bak burada da biz varız!" (Babamın çok kullandığı) Yerel bir deyim aklıma geldi: "Göklere ürmek."
Sayfa 40 - Şikâyetnâme - Kuzeye bakan pencere... 2000-2002·Kitabı okudu
21 Eylül 2000 (...) Peyami Safa'nın bir başka romanını okuyorum: Mahşer. Oldukça acemi. Sanırım ilk romanı olmalı. Yalnızız kadar sevemedim. Bulabilsem İngiliz, Fransız çocuk klasiklerine dalacağım. Şiddetle kaçmak arzusu duyuyorum.
Sayfa 37 - Şikâyetnâme - Kuzeye bakan pencere... 2000-2002·Kitabı okudu