2 Ekim 2000
(...) Akşam Şerif'le "Bu akşam ne yapalım?" diye konuşurken, dağdan ovayı seyretmek için Göbel Kaplıcaları'na gitmeye karar verdik. Yazın artık temelli bittiği, burada daha iyi hissediliyor. Sakin, sessiz... Ne çocuk çığlıkları, ne salıncaklar, ne gezintiler... Yazlıkçıların yarıdan fazlası gitmiş.
Yolun üstünde kocaman bir baykuş duruyordu. İri gözlü, guruntulu, muhteşem bir şey. Yaralı mıydı, farlar gözlerini mi kamaştırmıştı, belli değil. Arkasından yaklaşıp yakalamak istedim. Pırrr! Uçup gitti. Çoktan beri bir baykuş beslemeyi düşünüyorum. Onunla dost olmak istiyorum. Becerebilecek miyim, bilmem. Yakalasaydım iyi olacaktı. Bozkırda Deniz Kabuğu'nda bir baykuşa ihtiyacımız da olacak zaten. Bu hayvanları seviyorum. Belki (benim gibi) gececi olduklarından. Belki mezarlıkları, yıkıntıları, metruk yerleri mesken edinmesinden...
Bu akşam ölen halamın daveti de vardı. Vasiyet etmiş: "Benim ölümüm düğün gibi olsun" demiş, "Herkes yesin, içsin" demiş. Yemekte tulumba tatlısının yanında un helvası da vardı. "Bu da halamın vasiyeti olmalı" dedim kendi kendime. Öyleymiş. Bu
davet, 7'si yerineymiş. Oysa gideli 15 gün oldu.