“Mahşerin Dördüncü Atlısı”, dünya tarihi boyunca insanlığın, adeta bir üst organizma tarafından nasıl şekillendiğini ve toplumsal olayların ölümle kol kola gezen bir olgu tarafından nasıl etkilendiğini anlatır. Kitap, ölümle iç içe olmanın hissini aktarırken, yüzyıllar boyunca aralıklarla değişen salgınları—tifüs, sıtma, veba, frengi gibi salgın hastalıkları—ve bunların etkilerini de ele alır.
Örneğin cüzzam için, Mısırlılar ona “ölümden önce ölüm” adını vermiştir ve Avrupa’ya bıraktığı en etkileyici miras, çokça bulunan cüzzam evlerinin, ilerleyen dönemlerde hastanelerin temeline öncülük etmesidir.
Veba ise, 1348 yılında başlayıp, adeta bir kasap gibi Avrupa’nın üçte birini çok kısa sürede yok etmiştir. Hatta bazı doktorlar ve rahipler, bu hastalığın tedavisini, o dönemin yetersiz tıp bilgileriyle çaresizce aramış; ısırgan otu yedirmiş, güvercin pisliği kullandırmış; hatta çocukları kesip etleriyle beslenmenin tedavi olacağını düşünmüşlerdir. Bu dönemde, doktorlara ve rahiplere karşı ciddi bir güven kaybı yaşanmıştır.
Vebanın bir diğer yönü ise, dünya çapında, özellikle Avrupa’daki feodalizmin sonunu getirmesidir. Çok fazla ölüm nedeniyle işçi sayısı azalmış, topraklar bölünmüş ve toprak sahipleri, daha önce ömür boyu emeklerine sahip olduklarını düşündükleri insanlara kiralamaya başlamışlardır. Böylelikle işçi maliyeti o denli yükselmiş ki, haftada iki gün çalışarak bile geçinmek mümkün olmuştur.
Frengi için ise yazar, özellikle 14. yüzyılda, Fransa, İngiltere ve Almanya gibi bölgelerde hamam kültürünün yaygın ve insanların bugünkünden bile fazla yıkandığı bir dönemde, frenginin yayılmasıyla hamam kültürünün tamamen yok olduğunu ve yasaklandığını belirtir. Bu süreçte insanlar daha az yıkanmaya başlamış, yün elbiseler kokmasın diye iç çamaşırı ve akabinde parfüm