Uzun süre sonra tekrar geldim. Düşün dünyasının trenini yakalamak için bir süre eskiye dönük güncelleme yapacağım :)
Peki, ben kim miyim?
Kendi halinde bir okur, izleyen, düşünen; üzülen, sevinen kendi halinde olmayı seven biri
İhsan Oktay Anar’ın okuduğum ikinci eseriydi #k:1033. Daha önce Yedinci Gün’ü okumuş ve dili, olay örgüsü bakımından oldukça farklı bulmuştum. Anlattıklarından ziyade anlatım dili ve kurgusuyla popüler olan bir yazar İhsan Oktay Anar ve pek çok kişi ben ne okudum şimdi diyebilir.
Gerçekten de ben ne okudum şimdi? Gerçekle kurmacanın birbirine karıştığı edebi bir serüven de farklı Osmanlı dönemini yaşadım. Gerçek nedir, düş nedir? Düşleyen ben miyim? Gerçekten ben var mıyım? Var olan ben kim? Gibi sorularını satır aralarında sık sık sordum. Özellikle Descartes’a selam vermeyi ihmal etmiyor Anar. Düşünen ben varsam sadece kendimi mi düşünüyorum? Ben dışında başka şeyleri de düşünmem mümkün mü? Sorularıyla okuru baş başa bırakıyor.
Ünlü filozof Descartes rüya argümanı diye bir kavram ortaya atar. Bu kavrama göre şu an rüyada olduğumuzun bir garantisi var mıdır? Rüya zannettiğimiz belki de gerçeğin ta kendisidir. Yaşadığı hayatı gerçek zanneden oğul Bünyamin de, babası Uzun İhsan Efendi’nin düşünü yaşamaktadır aslında. Kitabı okurken kafamda sürekli Ömer Hayyam’ın “Ben düşündükçe var dünya, ben yoksam o da yok.” dizesi dolanıp durdu. Belki de sadece yaşamak yeterli değil, insanın düşlediğini yaşaması da gerekir. Elbette öğrenerek, bilerek. Bunun da her zaman olumlu sonuçları olmaz. Kitapta geçtiği gibi “insanların en korkutuğu şey öğrenmekti.” (s.90). Bir kere öğrenince aynı sen kalmıyorsun, her yeni şeyde bambaşka bir kimliğe bürünüyorsun. Bunun gibi yakın zamanda okuduğum Algernon'a Çiçekler kitabında da, Charlie’nin zeka seviyesi arttıkça eski dostluklarını da kaybettiğine tanık olmuştum. Bilmek bazen de yalnızlaştırabiliyor
Hissettirdikleri bir tarafa İhsan Oktay Anar sabır isteyen bir yazar. Farklı gibi görünen ama birbiriyle kesişen hikayeleri bize anlatmaktadır. Bazı karakterler sadece geçip gitmiştir,
Algernon'a Çiçekler, hissettirdikleri oldukça büyük olan bir roman. Bu romanda Daniel Keyes, düşük IQ’ya sahip Charlie’nin süper zekalı birine dönüşümünü ve yaşadıklarını onun kaleminden bizlere aktarıyor. Böylece, Charlie’nin duygularına, düşüncelerine ve geçmiş acı deneyimlerine tanık oluyoruz. Aslında bize verilen yaşamı, Charlie’nin gözünden sorguluyoruz. Charlie’nin dönüşümü o kadar sarsıcıydı ki bir yandan Charlie’ye üzülüyor, bir yandan da kendi yaşantımdan izler buluyordum. Kitabı okurken vicdan nedir, duygusal yaşantımızı kimlere gösteriyoruz, duygusal yaşantı hak edene mi verilir, içimdeki küçük çocuk nasıl, şu an ne hissediyor, görmek ve anlamak acı mı verir gibi soruları sormadan edemedim. Uzun lafı kısası okuyum, okutturun efendim. Zira bu kitabın incelemesi sözcüklerle ifade edilebilecek düzeyde değil, tamamen yaşanması ve hissedilmesi gerekir.
“Hayatımın en mutlu anıymış, bilmiyordum.”
Bu cümleyle başlıyor hikayemiz. 1975 - 1990 yılları arasında Kemal ve Füsun’un birbirine duyduğu aşkı, tutkuyu, cinselliği, aldatmayı tam 524 sayfada bize anlatıyor. Bazıları gerçek bir aşk hikayesi okuduğunu, bazısı ise takıntılı bir adamın hayatından kesitler olduğunu söylemektedir. Ben ise abartılı duygu durumunun okura 524 sayfada abarta abarta anlatıldığını düşünüyorum. Masumiyet Müzesi, duygunun genişletilmiş haliyle okurlara aktarılma çabasıdır. Zira aşk romanından ziyade, tutkunun esiri olmuş bir adamın iç dünyasında bir yolculuğa çıktım. Fakat yer yer eve dönmek istedim. İnsan sayfalarca aynı şeyin betimlemesini yapar mı yahu? Bazan kelimesini 8-9 sayfada tek tek açıklamış. Aslında kitap 250 sayfa olsaymış bence tam tadında olurmuş. 524 sayfa okumayı engel oluyor. Bu durum sayfa çokluğundan değil, Kemal’in sayfalarca belli bir olaya kafaya takıp bize uzun uzun anlatmasından dolayı. Sanırım inceleme yazarken en zorlandığım kitap bu oldu. Çünkü ne bir alt metin, ne okuru düşsel yolculuğa çıkaran bir şey vardı bu hikayede. Sanki Kemal’in her sabah günaydın dediği alt komşusuydum da duygusal bağım zayıf olduğu için sadece olaylara ah, vah etmiş gibiyim. Maalesef bu kitap bana geçmediği gibi benim için hayal kırıklığı oldu. Ama iyi yanları da var elbet dönemin sosyete algısını ve Garplaşmayı çok güzel betimlemiş Pamuk, haklı haksız yanları olsa da. Kitabı okurken kendimizi 1975 İstanbul sokaklarında bulabiliyoruz. Birden Yeşilçam’ın o büyülü dünyası olduğu kadar arkaplanda kalan tatsız dünyasını da bir noktada anlatıyor. Dönemin moda algısı, özentileşmeyle birlikte yeme kültüründe değişiklik gibi bekaret sorunu, zengin aile babalarının metresleri hatta dönemin radyodan televizyona geçişini, akşamları televizyon yayınlarını
Gece uzun sürdü diye başlıyordu Yıldırım, Ev kitabına. Ve kafamızda kitap boyunca yankılanacak bir cümle ekliyordu: "Ev dediğiniz dört duvar değil ki, orada sizi sevecek, saracak biri..." (s.382)
Ev, Camino de Santiago’yu Portekiz’den İspanya’ya kadar yürüyen iki dostun (Seher ve Ogo) yolculuğunu anlatmaktadır. Bu yolculuk yalnızca ileriye gidişi temsil etmemekte, aynı zamanda Seher’in geriye gidişini, kendi geçmiş hesaplaşmalarına da bizi götürmektedir. Seher bir caminocu olarak bir amaç uğruna yürümeye, yeni şeyler öğrenmeye ve aslında da tıpkı diğer caminocular gibi yolun sonuna varmayı ve kendince iyileşmeyi amaçlamaktadır. Zaten yolun, yolda olmanın ve yürümenin de iyileştirici bir tarafı yok mudur? Seher de bunu düşünerek şöyle demektedir: Finisterra'ya değil, yürümeye inanıyorum. (s.446). Seher, başlangıçta yalnız kalmaktan korkan, iki kişi arasında bir anlık sessizliğin oluşmasına bile tahammül edemeyen biriyken; zamanla insanlardan uzaklaşan, her şeyi yalnız yapmak isteyen biri haline gelmektedir. Tek başına yaşamla mücadele etmeye çalışmakta ve gerçek duygularının tam zıttı gibi davranmaktadır. Fakat bu duygu durumu onu içten içe boğmaktadır. İç dünyasında fırtınalar kopan Seher, senaristlik yaparak geçimini sağlamakta ve mesleğinde, gerçekte kendisinin yapmak istediği şeyleri hayata geçirmektedir. Hayatının uzun dönemini hayal ve gerçeği karıştırarak geçirmiştir. Bu yola, Kader adındaki bir arkadaşının aziz hatırası için çıkmış ve yolun sonunda ona bir armağan sunmayı hedeflemektedir. Bu mesele zihninde o kadar yer kaplar ki yolda, anda kaldığı zamanlar azdır ve sürekli geçmişin muhasebesini yapar. Sürekli kafasında birileriyle kavga eder, onlara hayali mektuplar yazar. Fakat bu anlarda ufak bir flört girişimi bile onu, ana taşımayı
Malina, okurken içine girmekte zorlandığım; bitirmeye yakın dil ve üslubuna alıştığım bir kitaptı. Yazar Ingeborg Bachmann mesleğinden de ötürü dil oyunları yaparak bir durumu bize anlatmaktadır. Dil oyunları bazen karmaşık, bazen kesik bir uçta yer alıyor ve bu da anlam bütünlüğünü bozmaktadır. Bu yüzden, bu kitap inanılmaz derece sabır istiyor bizden. Genel olarak baktığımda kitaba ismini veren Malina, Ivan ve Ben adındaki anlatıcı üzerinden bir hikaye okuyoruz. Fakat burada, roman olaysız bir şekilde, kişinin iç dünyasının alanlarında bizi bir yerden bir yere götürmeye çalışıyor. Bu götürüş şekli ise durmak bilmeyen içsel konuşmaları içeriyor. Bu şekilde Ben’in Malina’yla kurduğu bir benliği içsel dünyasında okurken, bir yandan da Ben’in Ivan ile olduramadığı bir ilişkisini okuyoruz. Bana göre, Malina, gerçek bir karakter değil. Ben’in eril yanı, Ben’in içindeki eril kişileşmedir. Bu yüzden, Ben’in hayatında yaşadığı her zorlukta kurtarıcısı Malina oluyor. Malina, Ivan gibi gerçek değil ama Ben için gerçeğin ta kendisidir. Ben, hayatındaki olaylara tam bir teslimiyet sergilerken, Malina ona yaşamda daima Savaşın olduğunu, Barışın olamayacağını gösteriyor. Final bölümünde ise Ingeborg Bachmann, Ben’in, Malina kimliğini kazandığını ve barışın, teslimiyetin ve razı olmanın olamayacağını ifade ederek Ben’in kimliğinin Malina tarafından öldürüldüğünü göstermektedir. Okurken ayrı, sindirirken ayrı yorulduğum bu eser; herkese hitap etmeyebilir. Olay okumalarını seven kişiler için sıkıcı ama deneysel roman türünü sevenler için oldukça etkiliyeci bir kitap. Benim için farklı anlamlara kapı aralasa da, okumasam da olur diyeceğim bir kitap oldu #k:8779.