Elhak
İmtihanlar dünyasında, imtihanlardan kaçıyoruz... ...✍🏻
Firavun
[denizin dalgaları onları örtüp de Firavun] boğulmak üzereyken: "Elhak, inandım,"dedi, Yunus suresi 90. ayet
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Aşk
insanla cümle mahlukata ayıran yegane fark aşk değil midir elhak öyledir ben de derim ki aşk denilen şey en nihayetinde güzel suretlere meftun olmaktır suretler fani olduğu için ona duyulan aşk da fanidir fani olan bir şey nasıl olur da mukaddes olur. Aşkın mertebeleri vardır beşere duyulan aşk mertebelerin en alt basamağıdır sevgi istidat ister sevmeyebilmek meziyettir sevmeden de hiçbir şey olmaz ne dünya işi ne ukba işi sevmeden yapılmaz sevgiden maksat o sevgiyi ilahi aşka basamak etmektir gönlü bu ilahi aşka hazır etmektir eğer sevgi Allah için olmazsa kişi onunla imtihan olur malını seven malıyla canını seven canıyla kalbimizi Allah'tan başkasına bağlarsak sevgimiz o mertebede kalırsa sarf ettiğimiz bütün muhabbetlerin bedelini bir gün öderiz…
KUR'ÂN FİRAVUN'UN İMÂNINDAN NEDEN BAHSEDER?
Bismillahirrahmanirrahim. Bu konuda uzunca sarf-ı kelâm edip halt yemeyeceğim. Çünkü çapımı aşan bir mevzu olduğunun farkındayım. Hem mürşidim de ilgili bahiste bir "haşiye" ile demiş: "Gayet müdakkik âlimlere mahsus bir hakikattir." Sera nere Süreyya nere? Ahmed gibi sinek nere o göğün kartalları nere? Fakat bir tevafuk hatırına hakkında azıcık konuşacağım. Cenâb-ı Hak sırat-ı müstâkimden ayırmasın. Kırık sözler söyletmesin. Hidâyetinden bahşetsin. Kusurlarımızı affetsin. Sürç-i lisânım olursa şimdiden özür dilerim. Müsamahanızı dilerim. Sadede geleyim. Kader Risalesi'nde şöyle bir metin yeralıyor: "Cüz-ü ihtiyarînin üssü'l-esası olan meyelân, Maturidîce bir emr-i itibarîdir, abde verilebilir. Fakat Eş'arî ona mevcut nazarıyla baktığı için, abde vermemiş. Fakat o meyelândaki tasarruf, Eş'ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyle ise o meyelân, o tasarruf, bir emr-i nisbîdir. Muhakkak bir vücud-u haricîsi yoktur. Emr-i itibarî ise, illet-i tâmme istemez ki, illet-i tâmme vücudu için lüzûm ve zaruret ve vücub ortaya girip ihtiyarı ref' etsin. Belki o emr-i itibarînin illeti, bir rüçhâniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i itibarî sübut bulabilir. Öyle ise o ânda onu terk edebilir. Kur'ân ona o ânda diyebilir ki: "Şu şerdir, yapma." Evet, eğer abd, hâlık-ı ef'âli bulunsaydı ve icâda iktidarı olsaydı, o vakit ihtiyarı ref olurdu." __İşte bir gün şu bahsi okumuşum. Kafamda dönüyor, dönüyor, dönüyor. Ama ne anlatıyor? Kavrayamıyorum. Kuşatamıyorum. Cehaletimden sıkılıyorum. Daralıyorum. Üzülüyorum da. Her neyse. Öyle bir vaziyette Kur'ân okumaya karar verdim. Çünkü Kur'ân okuduğum zaman, başkalarına da böyle oluyor mu bilmem, kafamdaki telaş dağılıyor. Fikrim duruluyor. Kalbim bir parça sükûnet buluyor. Düzensiz çalkalanmalar ritmik dalgalanmaya dönüşüyor.
Tefekkürât
GÜNEŞ NASIL SECDE EDİYOR?
İtiraf ederim ki, bu yazı bir fotoğraftan çıktı. Evet. Bir fotoğraftan. Kibrit çöpleriyle çocukluğu-gençliği-ihtiyarlığı anlatan bir çalışmaydı. İnternette gezerken rastladım. Sonra cümle detayların Sahibi Celle Celâluhû dikkatime namazın hareketlerini de verdi. Baktım. Aşağı-yukarı aynı şeyleri gördüm. Kıyamım gençliğim. Rükûm ihtiyarlığım. Emeklemem secdeye gidişim-kalkışım. Secdem doğumum-ölümüm. Bir bütünlük içinde gözüktü bana hepsi. Yâni "aynı döngünün parçalarını temsil ediyorlar" gibi geldi. Üstelik bir de yaşanılanı dalgaya benzettim. Aynen. Dalgaya. Zeminden yükseliyor. Âhirinde yine zeminle buluşuyor. Namazın şekli dalgaya benzediği gibi insanın hayatı da benziyor. Hattâ güneşin doğup batışı da. Arkadaşım sanki sadece denizler dalgalanmıyor. Günde güneşle dalgalanıyor. Bu durum elbette hatırıma hemen 9. Söz'ü getirdi. Hani "namazın beş vakte hikmet-i tahsisini" anlatan o latif metni. Sahi. Mürşidim de orada böylesi bir döngüselliğe dikkat çekmiyor muydu? Yani zaman iç içe sarılı evreler içinde yaşanmıyor muydu? Öyle ki, büyük dairede olan tasarrufları, küçük dairemizde beş vakitle müşahede ediyorduk. İzdüşümlerini âlemimizde böyle görüyorduk. Ah. Sözü neden kendimde oyalıyorum ki arkadaşım? Yerinden alıntılayayım: "Nasıl ki haftalık bir saatin saniye ve dakika ve saat ve günlerini sayan milleri birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmünü alırlar. Öyle de, Cenâb-ı Hakkın bir saat-i kübrâsı olan şu âlem-i dünyanın saniyesi hükmünde olan gece ve gündüz deverânı ve dakikaları sayan seneler ve saatleri sayan tabakat-ı ömr-ü insan ve günleri sayan edvâr-ı ömr-ü âlem birbirine bakarlar, birbirinin misâlidirler ve birbirinin hükmündedirler ve birbirini hatırlatırlar." __İki misâlini hemen ilâve edelim ki tamam
Tefekkürât
kalb, takva ile seyyiattan temizlenir temizlenmez hemen onun ardında iman ile tezyin edilmiş ve süslendirilmiştir. İşarat-ül İ'caz - 40 Hasenat da, ya kalb ile olur veya kalıb ve beden ile olur veyahut mal ile olur. A'mal-i kalbînin şemsi, imandır. İşarat-ül İ'caz - 40 kalbimi takvim buyurduktan sonra, Allah için muhabbetin her halde bu hayat derecelerinde de devam ederek hayat-ı bâkiyede bâki meyvesini vereceğini Münazarat - 109 Nefs dahi yardım etse, mahall-i iman olan kalb ve akıl susarlar, mağlub oluyorlar. Lemalar - 77 "kalben rahatsızlık" ifadesi, fiziksel bir kalp hastalığından ziyade, Risale-i Nur’un temel düsturları olan "istiğna" (insanlardan bir şey beklememek), "merdümgirizlik" (insanlardan çekinmek) ve "A'zamî İhlas" hakikatlerine işaret eden manevî bir teşbihtir. 1. "Kalben Rahatsızlık" Teşbihinin Manası: Merdümgirizlik ve İhlas Üstad, bu ifadeyle ruhunun insanlarla temastan duyduğu manevî sıkıntıyı ve inziva ihtiyacını dile getirmektedir. *İhlasın Muhafazası:* bu hal, "Hizmet-i İmaniyedeki İhlasın muhafazası" için İlahi bir ihsan olarak İnsanların aşırı hüsn-ü zannı ve teveccühü, Üstad'ın ruhuna ağır gelmekte ve onu "hasta" etmektedir *Ruhî Tahammülsüzlük:* Üstad, maruz kaldığı baskılar ve zehirlenmeler neticesinde asabında öyle bir hassasiyet oluştuğunu belirtir ki, en yakın dostunu dahi yanında bir saat kaldıramaz, ruhu kaldırmaz Bu durum, onun hayat-ı içtimaiye cihetinde "ölmesi" ve sadece "Nur" ile yaşaması manasına gelir (Bize bakan yönü, maddî ve manevî şerlerini, siyasî diplomatların radyo diliyle herkesin kafalarına sihirbaz ve zehirli üflemeleriyle Şualar - 267 Tekrarat-ı Kur'aniyenin bir hikmetini beyanla ehl-i dalaletin ufunetli ve zehirli evhamlarını izale eder.} Şualar[Y] - 244 Eğer o haram ve şübheli ve zehirli tatlıları